8 Ocak 2009 Perşembe

BİR TIP GÖZLEMCİSİNİN NOTLARI


Lewis Thomas (1913-1993) imzalı, Tübitak’tan çıkmış bir kitap. Henüz yeni Türkçe’de, temmuz 2008 tarihli. Amerika’da yaşamış. Babası da doktor. Kitapta doktorluğun günümüze nasıl geldiğini anlatıyor. Babasının devrini düşündüğümüzde henüz tıpta hemen hemen hiçbir değişiklik olmamış belki yüzyıllardır, yani tedavi edilebilirlik açısından. Birkaç tane hastalık varmış o zamanlarda tedavisi efektif olan. Tıbbın sanat olduğu zamanlar… Anamnez, o zamanlarda şimdinin MR, BT, lab tahlilleri, mikroskopisi, serolojisi… Doktorların çantalarıyla hastaları dolaştığı zamanlarmış. Kendi de 33 de girmiş tıp fakültesine. O zamanlar doktorluk demek çok çalışmak demekmiş.
Tanı ustalarından bahsediyor kitapta. 3 ay boyunca günde 3 saat yanında bulunduğu doktorun hiç yanlış tanı koymadığını söylüyor. Bir de bu doktorların koğuşa girdiğinde daha konuşmadan kimin hastalığının ciddi, kiminkinin hafif olduğunu bilebildiğinden bahsediyor. Asistanlığı parasızlık içinde geçmiş. Kan bankasına kan verip oradan harçlıklarının bir kısmını çıkartıyorlarmış. Zaten para olsa da harcayacak zaman yoktu diyor. Hastane tüm vakitlerini almaktaymış. Otuz kişilik koğuşlardan bahsediyor. bir müddet sonra hastalar arasında samimiyet başlarmış. Öyle ki, biri diğerinin yemeğine, giyinmesine yardım edermiş.
Bir gün sıtmalı bir hasta gelmiş. Sıtma ders kitaplarından başka pek görülmeyecek durumdaymış o zamanlar. Gelen hasta da çok demonsratif olunca herkesin ilgisini çekmiş, asistanlar, doktorlar hepsi gelmiş görmeye. Akşama kadar da pek eksik olmamış gelen gideni. Akşam da ölmüş hasta. Kinin denen, sıtmalıya derhal verilmesi gereken ilacı vermek kimsenin aklına gelmemiş…
Dokunmadan bahsediyor yazar. Dokunmanın şefkat gerektirdiğinden, Şamanların tedavisinde dokunmanın yerinden. Günümüzde bunun giderek bırakıldığını, insan faktörünün yerini bilgisayarın aldığını doktor ve hasta arasında bir mesafe olduğunu ve bunun giderek arttığını söylüyor. Tıp artık ellerin dokunuşu değil, makinelerin sinyallerinin okunması oldu diyor. Doktor artık yakın bir arkadaşa ve sırdaşa daha az benziyor diyor. Eğer henüz işin başında bir tıp öğrencisi ya da intörn olsaydım geleceğimin en çok bu yönünden endişe ederdim diyor. Hastalara bakmak yerine makinelere bakmaktan kaygı duyardım ve bunu önlemek için ne yapabileceğimi düşünürdüm diyor.
Yazar, etimolojiye de meraklı. Çok ilginç şeyler çıkıyor ortaya biraz deşeleyince. İngilizcedeki error yani hata kelimesinin kökeni ers in yanlış yapmak değil, hint Avrupa dil ailesinde hareket halinde olmak manasına geldiğini söylüyor. Bunun da Latinceye errare-dolaşmak gezmek anlamında geçtiğini söylüyor. Norveççede bir şey aramak için koşmak manasına gelen bir sözcük olduğunu söylüyor. Araştırmada hatanın faydasını anlattıktan sonra demiş bunları. Paragrafa son olarak da ekliyor. Bir şeyi doğru yapmak için birçok şeyi yanlış yapmak gerekiyormuş…
2. dünya savaşında uzakdoğuda bulunmuş. Yine çalışmalarına devam etmiş, o sırada da oradaki mikroorganizmalarla ilgili serotiplendirme de yapmışlar hastalığa yakalanma açısından..
New York üniversitesinde patoloji bölümünün başkanlığına getirilmiş. Kısa zamanda güzel bir kadro kurmuş. 40 metrekarede tüm işlerini görmeye çalışmışlar. Bu sırada bir fondan 750.000 dolar bağış gelmiş. En faydalı şekilde kullanılacakmış. Tamamını araştırma yapacak öğrencilere tahsis esilmiş. Bu sistem, kitabın yazıldığı zamanlarda (90 lar) 20 kadar üniversiteye örnek olmuş. Daha sonraları New York da her kişi için 1 dolar ayrılmış tıbbi araştırmalar için.
Bir süre de rektörlük yapmış. Üniversiteyi kimsenin yönetmediğini söylüyor. Üniversite, kendi kendine yönetilirmiş. Burada yöneticinin marifeti bir şeye karışmamayı becermesi imiş. Tıp fakültelerinin gittikçe büyüyen bütçelere sahip olduğunu anlatıyor yazar. Bazı üniversitelerde tıp fakültesinin bütçesinin, üniversitenin geri kalan tüm bütçesinden daha büyük olduğunu söylüyor. Tıp fakültesi okumanın gittikçe daha masraflı bir hal aldığını, zengin olanların gidebildiğini ve öğrencilerin okumak için kredi aldığını anlatıyor. Kitap böyle sürüp gidiyor.

AZERBAYCAN NOTLARI

Kurban Bayramı için genç gönüllüsü olarak Azerbaycan’daydık. Uçakla Bakü’ye indik. Burada Gençliğe Yardım Fondu’ndan (GYF) ağabeyler bizi karşıladı. GYF, Türkiye kaynaklı tek sivil toplum kuruluşu Azerbaycan’da. GYF, başta Azerbaycan olmak üzere Kafkas bölgesinde ve dünyada çeşitli nedenlerden dolayı zor şartlar altında yaşayan insanların eğitim ve sosyal problemlerini çözmeye çalışan, milli-manevi değerlere sahip insanlığın faydasına çalışacak bir gençlik yetiştirmeyi amaçlayan bir kuruluş. Akşam misafir olduğumuz dernek merkezinde tatlı bir telaş ve heyecan vardı. Kurban için malzemeler hazırlanmış, görevlilere yollanmaya hazırlanıyordu. Herkesin vazifesi belirlenmiş, ne kadar kurban kesileceği, kimlere ulaştırılacağı belirlenmişti. Bizi dernekte bir gece misafir edip arefe günü, Zaqatala’ya yolcu ettiler. Arabayla 6 saatlik bir yolculuktan sonra Kafkas sıradağlarının dibindeki Zaqatala’ya vardık. Bizim Karadeniz’e benziyor burası. Yanındaki yüksek dağlardan dolayı bulutlar yağmurunu bırakmadan geçemiyor buradan. Soğuk olduğundan dolayı çok sisli. O kadar ki, yürürken yüzünüz ıslanıyor sanki. Fındık bahçeleri alabildiğine yayılmış her tarafa. Çay da yetiştiriliyormuş. Yirmi dört farklı millet yaşıyormuş Zaqatala’da. Dağıstan’ın bir özelliği de, ki burası da kısmen Dağıstan sayılabilir, çok fazla dil olması. Derler ki, dil meleği, torbasıyla memleketleri dolaşıp her memlekete torbadan bir dil bırakıyormuş. Dağıstan’a gelince torbasının dibini buraya bocalamış.
Bakü
Bayram sabahı, güneşi ve bulutları kapatacak kadar çok sis vardı. Bayram namazını Zaqatala İslam Üniversitesi’nin camisinde kıldık. Üniversitenin muallimlerinden Ahmet Bey hutbeyi okudu ve namazı kıldırdı. Üniversite, 1996 yılında kurulmuş. Hem Türk hem de Azeri muallimleri, yüz yetmiş dört öğrencisiyle eğitime devam ediyor. Bizdeki ilahiyat fakültesi gibi ders programları. Öğrencilerinden Türkiye’ye lisansüstü eğitimi için gelenler var. Aynı zamanda oradaki din görevlisi ihtiyacını da karşılıyor. Kahvaltıda muallimlerle tanıştık. Kurban kesmeye yardım için gelmişler. Hemen muhabbet doğdu aramızda. Kurbanlara Bismillah deyip başladık. Her kurbanın başında kesecek olana vekalet veriliyor, tekbirlerle kesiyorduk kurbanları. Herkes işin bir ucundan tutmuştu, usta olanlar kesim işlerini yaparken benim gibi acemiler de getir götür işini yaptı. Hava çok soğuk olduğu için ellerimiz ayaklarımız uyuşmuştu fakat bayram neşesinden dolayı pek hissetmedik bunu.
Zaqatala
Kurban kesimi devam ederken diğer yandan da kurban etlerinin dağıtımı başladı. Kurban eti, Kızıl Aypara (bizdeki Kızılay), şehit ve gazi yakınları, karabağ kaçkınları (ermeni işgalinden dolayı Karabağ’dan göç etmek zorunda kalanlar) dernekleri gibi derneklerin belirlediği kimselere ve üniversiteye gelen ihtiyaç sahiplerine ulaştırıldı. Kurbanların bir kısmı Türkiye’den gönderilmiş, bir kısmı da buradaki hayırseverler tarafından bağışlanmıştı. Bayramın birinci günü akşam olunca kurban kesme ve kurban eti dağıtımını tamamlamıştık.
Bayramın ikinci günü sabah Zaqatala’nın halk pazarını gezdik. Fındıklar, cevizler, kurutulmuş meyveler, şekerli kabaklar, kestane gibi her neviden yiyecek vardı pazarda, epey renkliydi. Pazardan dönüşte okulun Zaqatalalı muallimlerine kurban etinden pay götürdük. Hepsi de Zaqatala’nın önde gelen münevver insanlarıydı. Edebiyat muallimi Haşim Bey’in, on iki kitabı var. Kısa ziyaretimizde çok ilginç şeyler öğrendik. Sovyet zamanında Türkiye ile tüm ilişkilerin kesildiği ve Türk adının konuşulamadığı bir devirde Nazım Hikmet gelip gidermiş Azerbaycan’a. Burada el üstünde tutulurmuş, Türk sevgisi de onunla oluşmuş o zamanlar. Haşim muallimin evinde fındık kabuğu yakan bir kalorifer sistemi var. Bir ara evin bir yerlerinden gümbür gümbür ses gelmeye başlayınca ateşin altını kısmaya kalktı. Bir de çay içerken mürebbe (bizdeki adı reçel) geldi çayın yanına. Bizdeki gırtlama gibi onlar çoğunlukla mürebbe ile içiyorlar çayı. Bana bir sebze ismi söyle, sana mürebbesini söyleyeyim derler burada. Yediğimiz mürebbeyi tahmin edemedik. Salatalık dedim ama yaklaşmışım, karpuz kabuğu imiş. Okulun diğer birkaç hocasını daha ziyaret edip bayramlaştık. Öğleden sonra kentte gezmeye çıktım. Evleri özenerek yapılmış. Kapıları, pencereleri, perdeleri işlemeli; duvarlarındaki taşlar tek tek yerleştirilip süslenmiş gibi. Sokakların her iki kenarında su yolları, ağaçlar ve sokak lambalarıyla çok hoş bir manzara veriyor. Kentin biraz yüksekçe bir yerinde kale var. Zamanında Ruslar burada iken, Şeyh Şamil, Kafkas dağlarının arkasındaki Dağıstan’dan buraya baskına gelirmiş. Dağın yamacında ormandaki bir açıklığa da, Şeyh Şamil’in oradan geldiği söylendiğinden Şamil yolu diyorlar. Kalenin dibindeki parkta yedi yüz elli yıllık çınar var. Parkın baş kısmında Dede Korkut’un
küçük bir heykeli var. Köroğlu’na sahip çıktıklarını da öğrendim daha sonradan. Sokaklarda bir başka göze çarpan şey de doğalgaz boruları. Sokakların kenarında, bazen ağaçlara asılı, bazen caddede tak gibi duruyorlar. Evlerin hepsinde geniş bir çatı var. Bazen birkaç ev aynı çatı altında, ortada da ortak bir avlu mevcut. Sovyetlerde genelde bu şekildeymiş evler. Bakü’deki dernek merkezi de aynı yapıda. Sokaklarda çok fazla insan dolaşmıyor, belki de soğuk olduğundan. Bazen birkaç kişinin konuşmaları duyuluyor, bir kahkaha sesi geliyor bir taraftan.
Şeki
Bayramın üçüncü günü öğlen okulun muallimlerinden Murtez muallimin evine davetliyiz. Klasik Azeri sofrası. İlk önce limonlu çay ikram ediliyor. Yemek daha sonra geliyor. Neden böyle olduğunu sanırım kendileri de bilmiyor. Murtez muallim, geçen sene Türkiye’ye gelmiş Hüdayi Vakfı’nın davetlisi olarak. Döndüğünde, kıyamet yakın zamanda kopmayacak demiş oradakilere. Çünkü özü ve sözü bir insanlar var hâlâ dünyada. Mert olmak çok önemli diyor. Korkak on kere ölür, mert bir kere ölür, o da mert olarak ölür diyor. Akşama Shaki’ye, Müftü Selim Efendi’ye gidiyoruz. Selim Efendi, bembeyaz sakalına rağmen çok genç bir insan. Kurtlar Vadisi’nden başlıyoruz sohbete. Ömer Efendi’nin çok değerli nasihatleri olduğundan bahsediyor. Bulut’u da beğenmiş. Karadenizli olabilir diyor. Daha önceden Selim Efendi’nin, Azerbaycan’ın bağımsızlığını kazanmasından sonra, orada İslam’ın yeniden yaşanmasında büyük emeği olduğunu duymuştum. Sovyetlerden sonra nasıl başladıklarını anlatmasını rica ettik. Sovyet zamanında , Azerbaycan’da din neredeyse tamamen unutulmuş, kitaplar ortadan kaldırılmış, Azeri alimler ve münevverler sürgün edilmiş. Selim Efendi de, manevi değerleri olan genç insan özleminde. Bunun için Türkiye’ye gelmiş. Buradan kitap ve muallim gitmiş oralara. Sanki sıfırdan başlanmış bir gençlik inşasına. İlk muallim oraya vardığında Selim Efendi kollarını açmış, Azerbaycan’a güneş doğdu demiş. Gerçekten de öyle olmuş. Şimdi yüzlerce muallim ve binlerce talebe olmuş. Selim Efendi’nin bir çok hatırası var. Biri şöyle: henüz Sovyet hakimiyeti varken, dini kitaplar basılmazmış. Bir gün Bakü’de bir arkadaşını ziyaret edince İslam İlmihali görmüş. Arkadaşına yalvarmış üç gün bana ver bunu okuyayım diye, kabul etmemiş. Gece sabaha kadar okumuş kitabı. Arkadaşı sabah Selim Efendi’yi uyanık görünce neden erken kalktın demiş. O da hiç yatmadım ki demiş. Bu kitap burada dururken nasıl yatıp uyurum, ne kadar okursam o kâr demiş. Arkadaşı da, bir aylığına vermiş kitabı.
Bakü
Bayramın son günü tekrardan Bakü yoluna düştük. Bizi GYF’de görevli Altay abi götürdü. Yolda Qabala kentinde konaklayıp ikindiyi kıldık. Biraz yüksekçe yer olduğundan bir karıştan fazla kar yağmıştı. Kartopu oynayarak çocukluğu yad ettik. namaz kıldığımız cami eski bir cami imiş. Sonradan müze olmuş. Dört yıl önce de tekrar kapılarını açmış cemaate. Camiden çıkışta Babe adında küçük bir arkadaşımız oldu. Yanındaki büyüğü, Babe’nin ben de camiye gitmek istiyorum dediğini, onun için getirdiğini söyledi. Sovyet zamanında Azerbaycan’da sadece bir cami kalmış ezan okunup namaz kılınan. On beş yıl sonrasında küçük bir çocuk aynı Müslüman bir memleketin kültüründe yetişmiş bir çocuk gibi böyle diyebiliyorsa, oranın insanını ve onlara bu rehberliği yapan kimseleri tebrik etmek gerekir.
Qabala kentinden sonra Bakü’ye mola vermeden gittik. Altay Bey ile çok keyifli bit yolculuk yaptık. Muhabbetin koyuluğundan dört beş saatlik yol çabucak bitiverdi. Ertesi gün dernekteki ağabeylerle vedalaşıp en kısa zamanda tekrar buralara gelmek dileğiyle ayrıldık.
Azerbaycan’a giderken, bu kadar güzel bir bayram, belki de şimdiye kadar yaşadığım en güzel bayram, geçireceğim hiç aklıma gelmezdi. Böyle konuksever insanlarla karşılaşacağım, Zaqatala’nın o soğuğunda sımsıcak bir bayram geçireceğim de aklıma gelmezdi. Ak sakallı bir adamın heyecanına imreneceğim, memleketim olmadığı halde buraları ve buradaki insanları da özleyeceğim aklıma gelmezdi…

31 Ağustos 2008 Pazar

OSMANLI VE SELÇUKLU’DA SAĞLIK VAKIFLARI

“Babacığım! Benim paraya ihtiyacım olup olmadığını soruyorsun. Taburcu edilirsem, hastaneden bana yeni bir kat elbise ve hemen çalışmaya başlamak zorunda kalmayayım diye beş altın verecekler. Onun için süründen davar satmana gerek yok…
Canım buradan çıkmak istemiyor. Yataklar yumuşak, çarşaflar bembeyaz, battaniyeler kadife gibi. Her odada çeşme var. Soğuk gecelerde bütün odalar ısıtılıyor. Bizleri tedavi edenler, çok şefkatli ve merhametli kimseler. Hemen her gün midesi hazmedenlere kümes hayvanları ve koyun kızartmaları veriliyor. Komşum, leziz piliç göğüslerinden birkaç gün daha tadabilmek için sanki iyileşmemiş gibi tavır takınmıştı. Lakin başhekim şüphelendi ve sıhhatinin delili olarak bir bütün ekmekle tavuğu yemesine müsaade ettikten sonra, onu evine gönderdi. İşte benim de önüme son kızartılmış tavuğum gelmeden hemen gel!..” Batılı seyyah Hunke’nin, Müslüman hastanesinde yatmakta olan bir gencin babasına yazdığı mektuptan aldığı bir bölüm(1)…
Vakıf, bir malın Allah (c.c.) rızası için, insanların faydasına sunulmasıdır. Bir mülk vakfedilince o malın hükmen ilk sahibine ait olduğu kabul edilir veya Allah’ın mülkü olarak görülürdü. Böylece vakıf üzerinde tasarruf da, vakıf ne amaçla kurulduysa, yine o amaçla kullanımına devam edilmiş olunurdu. Vakıflar, zenginlerin, sahip olduklarını ona ihtiyacı olanlar için kullanıma açmaları, kendinden vazgeçip başkalarına sunmasıydı. Zenginlerin fakirleri doyurması, hastalandığında tedavi ettirmesi, yolcuları misafir etmesiydi. Toplum olarak yaşama biçimiydi, muhtaç kimseleri düşünerek… Ya da medeniyetin ta kendisiydi.
Rivayete göre vakıf, Hz. İbrahim’in sahip olduğu sürüyü, Cebrail aleyhisselamın Allah’ı (c.c) zikretmesi üzerine ona bağışlamasına dayanır(2). Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem )zamanında da sahabelerden imkân sahibi olup da vakfı olmayanın bulunmadığından bahsedilir. Osmanlı’da 26300 adet vakıf kurulduğu, bu gün için elde var olan belgelerden anlaşılmaktadır(3). İhtiyaç duyulan her yere, her ihtiyaca, o ihtiyacı karşılayacak bir vakıf eli uzanmıştır desek yeridir. Adeta hayır işlerinde kıyasıya bir yarış vardır geçmişimizde. Geçim sıkıntısı olan yaşlılara yün verip, dokudukları kumaşı dolgun ücretle alıp, onlara utandırmadan yardım eden vakıflardan tutup, yaralı göçmen kuşların bakımı için kurulan vakıflara kadar akla hayale gelmedik tüm hizmetleri vakıf çatısı altında görmek mümkün olsa gerek(4).
Osmanlı ve Selçuklu’da Bimarhane, darüşşifa, darülafiye, darüssıhha, darüttıb, bimaristan gibi isimlerle birçok hastane kurulmuştur. Bu hastaneler tek başına olabildiği gibi, bir külliyeye de dahil olarak bulunabilmekteydi. Bu külliyede, insanların ihtiyacını karşılayacak hamam, medrese, eczane, aşevi, misafirhane gibi yapılar da mevcuttu. Sağlık hizmeti, bu hastanelerin yanı sıra, kervansaraylarda da verilmekteydi. Hasta iyileştirmeye çalışılır, eğer vefat ederse de, yine bu iş için ayrılan para ile defni yapılırdı. Vakıflar sayesinde, toplumun birçok temel ihtiyacı devlete hiçbir yük olmadan, imkânı olanlarca gönüllü bir şekilde karşılanmaktaydı. Hastaneler, devletin ileri gelenleri ve zenginler tarafından kurulurdu. Vakfı olmak ve zenginlik o kadar özdeşleşmişti ki, vakıf hizmeti olmayana zengin denmezdi(5).
İslami dönemde Orta Asya’da ilk hastane, Karahanlı Böri Tigin Tamgaç Buğra Karahan’ın Semerkand’daki evlerinden birini, daru’l merza (hastane) olarak tahsis etmesiyle kurulmuştur. Haziran 1066 tarihli vakfiyesinde, yoksul ve çaresiz hastaların ölünceye kadar kalabilecekleri hastanenin, hekimlerin ve diğer personelin aylıkları, ilaç, aydınlanma, ısınma, mutfak giderleri ve cenaze masraflarını karşılamak amacıyla Semerkand’ın bir mahallesi ve bir hamamının geliri vakfedilmişti. Bu vakfiye, Osmanlı devrinin sonuna kadar devam edecek İslami dönem darüşşifa vakfiyelerinin ilk örneği olarak kabul edilir(6).
Türkiye Selçuklularının Anadolu’da bilinen ilk hastanesi, Kayseri’de kurulmuştur. Bu, hükümdar Gıyaseddin Keyhüsrev’in, genç yaşında vefat eden kız kardeşi Gevher Nesibe Sultan adına yaptırdığı hastanedir. Yanında da tıp medresesi inşa ettirmiştir. Bunu, 1217’de Sivas’ta İzzeddin Keykavus Darüssıhhası, 1228’de Divriği’de Turan Melek Darüşşifası, 1235’te Çankırı’da Cemaleddin Ferruh Darülafiyesi, 1272’de Kastamonu’da Ali Bin Süleyman Darüşşifası takip eder. Yine bu yüzyılda Mardin, Tokat, Konya ve Aksaray’da da darüşşifalar kurulmuştur. Osmanlı zamanına gelindiğinde, Selçuklu’dan aldığı bu kurumları yaşatılmaya devam edilmiştir. O yüzden olsa gerek, ilk darüşşifası, kuruluşundan yüzyıl sonra yapılmıştır. 1308 de, Amasya’da kurulan Anber bin Abdullah darüşşifasının ilginç bir yönü Moğollarca yaptırılmış olmasıdır.
İlhanlı hükümdarı Olcayto Mehmed Hüdabende döneminde prenses Yıldız Hatunun kölelerinden, Anadolu emiri Anber bin Abdullah yaptırmıştır. Bu darüşşifa, Amasya Osmanlının eline geçtiğinde vazifesini yapmaya devam etmiştir(7).
Osmanlı da ilk darüşşifa, Yıldırım Beyazıt’ın 1399’da Bursa’da yaptırdığı darüşşifadır. Burası 19. yüzyıla kadar hasta kabul etmiştir. İstanbul’un fethinden sonra Fatih semtinde Fatih Bimarhanesi ( Bimarhane-i ebul feth ) kurulmuş, zamanında çok değerli hekimler barındırmış, 19. yüzyıl başına kadar hizmet vermeye devam etmiştir. 2. Beyazıt tarafından Edirne’de, Tunca kenarında Beyazıt Bimarhanesi kurulmuştur. Evliya Çelebi, darüşşifadan ve yanındaki tıp okulundaki hekimlerden, Sokrat’ın, Hipokrat’ın, Galen’in ilminden bahseden hoca ve öğrencilerden bahseder. Devamında, vakıfnamede hastalara deva, dertlilere şifa ve divanelerin ruhuna gıda olması için on sazende ve hanendenin görevlendirildiğini yazar(8).
Haseki Hastanesi, Kanuni’nin eşi Hürrem sultan tarafından 1551’de kadın hastanesi olarak yaptırılmıştır. 1884’e kadar darüşşifa olarak görev yapmış, 1884-1894 arasında hastane ve darüşşifa birlikte işlemiş, 1894’ten beri ise yalnızca hastane olarak işlev görmektedir. Haseki, işlevini değiştirmeden, 19. yüzyıla kadar gelen tek sağlık kuruluşudur(9).
1843’de son vakıf hastanesi, bugünkü adıyla Vakıf Gureba kurulmuştur. O yıllarda meydana gelen, önce kolera ve sonra çiçek salgınlarında mevcut darüşşifaların ihtiyacı karşılayamadığı görülmüş, Sultan Abdülmecid’in annesi Bezmi Alem Valide Sultan tarafından “ Bezmi Alem Gureba-i Müslimin Hastanesi” adıyla hizmete açılmıştır. Hastanenin vakfiyesinde, genelden farklı olarak, sadece Müslüman olan fukara ve gariplere hizmet verileceği yazmaktadır, fakat doktor olarak gayrimüslimlerin çalışmalarına müsaade edilmiştir. Bir diğer dikkat çekici nokta, soğanın tanesi bir altına çıksa dahi, iaşeden en ufak bir tasarrufa dahi gidilmemesi vakfiyesinde geçmektedir(10). Burada örneklerini verdiklerimizden başka, Üsküdar’da Nurbanu Sultan Bimarhanesi, Süleymaniye Darüşşifası gibi darüşşifalar da bulunmaktaydı. Bu büyük hastanelerin yanında küçük, bir külliyeye dahil bir çok darüşşifa bulunmaktaydı. Yabancı seyyahların anlattığına göre İstanbul’da, 16. yüzyıl sonlarında yüzden fazla darüşşifa bulunmaktaydı(11).
Darüşşifalar, hastane işlevinin yanında, aynı zamanda birer tıp mektebiydiler. Tıp talebesi olmak için önce klasik medrese tahsilini bitirmiş olmak şarttı. Talebede, iyi hallerinin olduğunun bilinmesi, sağlık sebeplerini bilmeye istekli olması gibi şartlar aranırdı ve gayretlerinin karşılığında günlük iki akçe alırlardı. Müderrisler yine özenle seçilir, usta çırak ilişkisi ile talebelerine ders verir, daha sonra talebesine aldığı dersleri gösterir bir icazetname verirdi(12).
Darüşşifalar, kadı tarafından görevlendirilen mütevelli heyetince idare edilirdi. Vakfı kuran kimse, vakfiyesinde, vakfın nasıl işleyeceğin, neleri şart koştuğunu yazardı. Hekim, cerrah, kehhal (göz hekimi), eczacı, şerbetçi, hastabakıcı, çamaşırcı, sucu, aşçı, berber gibi çalışanların sayısı ve alacakları ücretler de vakfiyede bulunabilirdi(13).
Vakfiyelere, hayır sahiplerinin nezaketi, şefkati de yansımıştır.
Kütahya’da Germiyan oğlu Yakup Bey’in imaretine koyduğu vakfiyeden birkaç satır şöyledir : “ ve dahi anda kim haste olası olursa, ana hekim getüreler, ‘ilac itdüreler ve hekim hakkını vireler ve edviye bahasın vireler”(14). Fatih Vakfiyesinde şöyle der; “10 cerrah, 10 tabip ve 3 de yara sarıcı tayin ve nasb eyledim. Bunlar ki, ayın belli günlerinde İstanbul’a çıkalar bilaistisna her kapıyı vuralar ve o evde hasta olup olmadığını soralar: var ise şifası, ya da mümkün ise şifayab olalar. Değilse kendilerinden hiçbir karşılık beklemeksizin Darul’aceze’ye kaldırarak orada salah bulduralar.”(15). Vakfı kuran kimse, vakfın giderlerini karşılamak için mülk de bırakırdı. Sultan 1. İzzeddin Keykavus’un Sivas Darüşşifası’na 108 dükkan, bazıları bir iki köyü içine alan 5 büyük çiftlik ve 7 parça arazinin gelirini bırakması buna misal verilebilir(16).
Medeniyet, teknolojinin vardığı nokta ile mi ölçülür? İnsanoğlu, makineyi eriştirdiği nokta kadar mı yol alır medeniyette? Aya çıkınca mı medeniyeti öğrenmiş oluruz? Her zaman gelişme içinde miyiz, hep bir adım önde miyiz geçmişten? Medeniyet, zannederim başka bir şey. Aynı zamanda insana huzur veren bir şey olsa gerek. Gece başını yastığa koyarken, hastaların darüşşifalarda şefkatle bakıldığını bilmek, sokakta kalan olmadığını bilmek, bir muhtaç olduğunda ona bir el uzanacağını bilmek, yaşlıların bir başına bırakılmayacağını bilmek ve daha da fazlası, bunları bizzat insanı kendinin de yapması, bu medeniyetin bir parçası olması insanın ruhunu huzurla dolduran bir şey olmalı…

KAYNAKLAR:
1. Topbaş, O.N.: Vakıf İnfak Hizmet. Erkam Yayınları İstanbul 2002. S: 40.
2. age S: 21.
3. age S: 34
4. age S: 29
5. Sarı N.A.: Türk Tıp Eğitimi Tarihinde Vakıf Sağlık Kuruluşlarının Önemi. İstanbul Vakıflar Bölge Müdürlüğü
6. Bayat A.H.: Tıp Tarihi. Sade Matbaası İzmir 2003. S:224
7. age S: 227–231
8. Hatemi H.: Türk Medeniyetinde Vakıf Sağlık Kurumları. İstanbul Vakıflar Bölge Müdürlüğü
9. age.
10. Ateş İ., Bayram S., Erdoğan K.: Vakıflar ve Vakıf Hizmetlerimiz. Kültür Matbaacılık ve Yayıncılık Ankara 1978. S: 163, 164, 165.
11. Özbilgen E.: Bütün Yönleriyle Osmanlı Adab-ı Osmaniye. İz Yayıncılık 2003. S: 343
12. Sarı N.A.: Türk Tıp Eğitimi Tarihinde Vakıf Sağlık Kuruluşlarının Önemi. İstanbul Vakıflar Bölge Müdürlüğü
13. Özbilgen E.: Bütün Yönleriyle Osmanlı Adab-ı Osmaniye. İz Yayıncılık 2003. S: 342, 343
14. Bayat A.H.: Tıp Tarihi. Sade Matbaası İzmir 2003. S:251
15. Topbaş, O.N.: Vakıf İnfak Hizmet. Erkam Yayınları İstanbul 2002. S: 3216. Bayat A.H.: Tıp Tarihi. Sade Matbaası İzmir 2003. S:228