Los Angeles deyince, bu sekilde doga ile icice bir yer beklemiyordum acikcasi. Doga ile icice dedi isem, kocaman agaclarin oldugu ormanin icinde degil elbet ama nasil yapmislarsa bir sekilde muhafaza edebilmisler bu iliskiyi. Gecenlerde bisiklet ile, bizim evin yakinindan akan derenin yanindan iniyordum. Dereye betondan bir yatak yapmislar, oradan akiyor. Cok bir su yok ama gene de akmaya devam ediyor. Yanina da bisiklet yolu yapmislar ki, belki on kilometreden fazladir. O yolda giderken, okyanusa yakin yerde ordekler gordum derede. Bayagi bildigimiz iki ayakli, gagali ordekler:) Sadece onlar da degil, uzun gagali iki kus cesidi de vardi, isimlerini bilmiyorum ama, onlar da dolaniyordu derede. Bisiklet yolunun diger yaninda da, okyanusa yakin yerde bos araziler vardi, orada da iki tane tavsan gordum. Bildigimiz uzun kulakli, iki tane tavsan:) Hosuma gitti. Ne gerek var illa ki her yani bina ile tikis tikis doldurmaya? Biraz nefes alacak alan da biraksaniz bak ne guzel oluyor. Insana zevk veriyor boyle seyler, yorgunlugunu alip rahatlatiyor.
12 Ekim 2012 Cuma
Los Angeles Hatiralari - 2
Dun gece evin onunde oturdum biraz. Oturdugumuz muhit sessiz sakin bir yer, biraz da yuksekte kaliyor. Etraf tek katli bina oldugu icin onumuz acik, alabildigine gorebiliyorsunuz gokyuzunu. O sessizligin icinde sadece su siriltisinin sesi vardi, muhtemelen ilerde biryerdeki evin bahcesinin otomatik sulamasi acilmis, oradan gelip yolun kenarindan akan suyun sesi. Eger gurultu olsa etrafta, duyamazdiniz o hafif siriltiyi. Veya suyun aktigi yerde muhtemelen bir iki tas parcasi birazcik yolunu degistirmis olmali ki suyun, siriltinin sebebi de onlar olsa gerek. Bazen, ormana filan gitmek gerek diye dusunurdum kafa dinlemek icin, ama hic beklemedigim yerde, hemen evin onunde buldum o aradigimi, hem de bes on dakika yetti rahatlatmaya...
Los Angeles deyince, bu sekilde doga ile icice bir yer beklemiyordum acikcasi. Doga ile icice dedi isem, kocaman agaclarin oldugu ormanin icinde degil elbet ama nasil yapmislarsa bir sekilde muhafaza edebilmisler bu iliskiyi. Gecenlerde bisiklet ile, bizim evin yakinindan akan derenin yanindan iniyordum. Dereye betondan bir yatak yapmislar, oradan akiyor. Cok bir su yok ama gene de akmaya devam ediyor. Yanina da bisiklet yolu yapmislar ki, belki on kilometreden fazladir. O yolda giderken, okyanusa yakin yerde ordekler gordum derede. Bayagi bildigimiz iki ayakli, gagali ordekler:) Sadece onlar da degil, uzun gagali iki kus cesidi de vardi, isimlerini bilmiyorum ama, onlar da dolaniyordu derede. Bisiklet yolunun diger yaninda da, okyanusa yakin yerde bos araziler vardi, orada da iki tane tavsan gordum. Bildigimiz uzun kulakli, iki tane tavsan:) Hosuma gitti. Ne gerek var illa ki her yani bina ile tikis tikis doldurmaya? Biraz nefes alacak alan da biraksaniz bak ne guzel oluyor. Insana zevk veriyor boyle seyler, yorgunlugunu alip rahatlatiyor.
Los Angeles deyince, bu sekilde doga ile icice bir yer beklemiyordum acikcasi. Doga ile icice dedi isem, kocaman agaclarin oldugu ormanin icinde degil elbet ama nasil yapmislarsa bir sekilde muhafaza edebilmisler bu iliskiyi. Gecenlerde bisiklet ile, bizim evin yakinindan akan derenin yanindan iniyordum. Dereye betondan bir yatak yapmislar, oradan akiyor. Cok bir su yok ama gene de akmaya devam ediyor. Yanina da bisiklet yolu yapmislar ki, belki on kilometreden fazladir. O yolda giderken, okyanusa yakin yerde ordekler gordum derede. Bayagi bildigimiz iki ayakli, gagali ordekler:) Sadece onlar da degil, uzun gagali iki kus cesidi de vardi, isimlerini bilmiyorum ama, onlar da dolaniyordu derede. Bisiklet yolunun diger yaninda da, okyanusa yakin yerde bos araziler vardi, orada da iki tane tavsan gordum. Bildigimiz uzun kulakli, iki tane tavsan:) Hosuma gitti. Ne gerek var illa ki her yani bina ile tikis tikis doldurmaya? Biraz nefes alacak alan da biraksaniz bak ne guzel oluyor. Insana zevk veriyor boyle seyler, yorgunlugunu alip rahatlatiyor.
7 Ekim 2012 Pazar
Laboratuar Hatiralari - 1
Laboratuar...
Simdi calismakta oldugum yere ilk adimimi attigim zaman urkutucu gelmisti. Insani bilmedigi seyler korkutur ya biraz, oyle iste. Cesit cesit aletler, tupler, icinde turlu sivilarin ve tozlerin oldugu siseler, kutularin icinde mililitrelik tupler, pipetler, santrifuj aleti, hood, incubator, well, mikroskop, shaker, vortex... Baslangicta, nasil dokunacaginizi bile bilmeyince zor oluyor, misafir gibi hissediyorsunuz kendinizi. Benim gibi, doktorluk egitimi alirken, laboratuar ile pek temasi olmamis birisi icin, tmaamen yabanci bir ortama girmek, yeni bir dil ogrenmek gibiydi ilk zamanlar. Aslinda hala da oyle, ogrenmeye devam ediyorum ama o ilk zamanki urkme gecti en azindan.
Calismakta oldugum iki ayin sonunda anladigim kadari ile, bir deney yapip bilgi uretmek kolay bir is degil. Bir deney yapip sonucunu gormek, bir proteinin var olup olmadigini anlamak bile, deneyi planlama asamasindan itibaren bir haftayi bulabiliyor. Benim gibi acemi icin, bu sure genelde daha fazla oluyor, cunku deneyin bir yerinde hata yapiyorum ve ya en bastan, ya ortadan almak zorunda kaliyorum:) Bazen diyorum ki, artik hata yapmadigim herhangi bir nokta kaldi mi? Tabii her yaptigi hatada da birseylerin daha farkina variyor insan.
Deneyleri, protokol dedigimiz, deneyin her asamasini yazdigimiz tarife gore yapiyoruz. Defalarca tekrar ettikten sonra artik bakmaya luzum kalmayabiliyor ama ilk baslarda iyi takip etmek gerekiyor o protokolu. Deneyin uzunluguna gore degisse de, 10 asamali bir protokol de olabiliyor, 40 asamali bir protokol de. Deneyleri bastan iyi tasarlamak lazim. Arastirdiginiz konuya hakim olmaniz lazim. O konuda cikan makaleleri takip edip, arastirmalarin ne asamada oldugundan haberdar olmaniz gerek. Dogru sorulari sormak da cok onemli.Ve deneyi iyi planlayip, cikan sonuclari yine iyi analiz edip ondan sonraki sorulari da dogru sorup bu sekilde devam etmek gerek. Yoksa, benim de simdi icinde bulundugum duruma benzer sekilde, ilerlemeden yerinde saymak durumunda kalabilirsiniz.
Konudan konuya atliyorum. Eger ki degirmenin suyu nerden geliyor derseniz, Amerika'da oturmus bir sistem var. Elbet bu meselenin ehli ve konuyu cok iyi bilen kimseler vardir ama, duydugum kadarini aktarayim. Burada belli basli uc ana kaynak var zannederim. NIH ( buranin bir nevi saglik bakanligi ), ilac sirketleri, vakiflar. Vakiflar dedigim kisim, bizdeki vakif mantigina benzer, zengin birileri "foundation" kuruyor. Bu "foundation"lar ellerindeki parayi bir yandan isletirken, diger yandan da "grant" dedikleri, arastirma icin ayrilan parayi bilimle ugrasanlara veriyorlar. Bu "grant" meselesi sadece vakiflara has degil, NIH ve ilac sirketleri de, arastirma icin ayrilan kaynaklarini grant seklinde veriyorlar. Grant dedikleri kaynagi alabilmek icin, iyi bir proje sunmaniz gerekiyor. Yapacaginiz deneyin asamalarini, elinizde ne bilgi bulundunugu ve neyi bulmayi amacladiginizi sayfalar dolusu yaziyorsunuz. Sonra bu basvurunuzu onlarin komitesi degerlendiriyor, eger uygun bulursa kabul ediyor. Tabii bu surec oyle hemen oluveren birsey degil. Basvuru icin hazirlanmak, belki ufak deneyler yapmak gerekiyor on bilgi icin, haftalar veya aylar alabiliyor bu kisim. Sonra o basvuruyu degerlendiren komitenin inceleyip cevap vermesi de alti ayi veya bir seneyi bulabiliyormus. Yani surekli bir yandan isinize devam ederken, bir yandan da bir iki sene sonrasinin hesabini yapip projeler hazirlamaniz gerekiyor ki devamlilik olabilsin.
Ise yeni baslayan biri icin fazla konustum herhalde. Ne bileyim, bu anlattiklarim benim icin iki ay oncesine kadar hic bilinmedik seylerdi, paylasmak istedim.
Not: Bloga baktigimda pespese LA hatiralari ve Lab hatialari diye basliklar var, Lab dan kastettigim herhalde anlasilacagi uzere Laboratuar dir. LA hatiralari derken anlattigim seyler Los Angeles hatiralaridir. LA kisaltmasi burada kullanilan bir sey, Los Angeles demek yerine LA deniyor, Turkce okunusuyla "el ey". Vesselam...
Simdi calismakta oldugum yere ilk adimimi attigim zaman urkutucu gelmisti. Insani bilmedigi seyler korkutur ya biraz, oyle iste. Cesit cesit aletler, tupler, icinde turlu sivilarin ve tozlerin oldugu siseler, kutularin icinde mililitrelik tupler, pipetler, santrifuj aleti, hood, incubator, well, mikroskop, shaker, vortex... Baslangicta, nasil dokunacaginizi bile bilmeyince zor oluyor, misafir gibi hissediyorsunuz kendinizi. Benim gibi, doktorluk egitimi alirken, laboratuar ile pek temasi olmamis birisi icin, tmaamen yabanci bir ortama girmek, yeni bir dil ogrenmek gibiydi ilk zamanlar. Aslinda hala da oyle, ogrenmeye devam ediyorum ama o ilk zamanki urkme gecti en azindan.
Calismakta oldugum iki ayin sonunda anladigim kadari ile, bir deney yapip bilgi uretmek kolay bir is degil. Bir deney yapip sonucunu gormek, bir proteinin var olup olmadigini anlamak bile, deneyi planlama asamasindan itibaren bir haftayi bulabiliyor. Benim gibi acemi icin, bu sure genelde daha fazla oluyor, cunku deneyin bir yerinde hata yapiyorum ve ya en bastan, ya ortadan almak zorunda kaliyorum:) Bazen diyorum ki, artik hata yapmadigim herhangi bir nokta kaldi mi? Tabii her yaptigi hatada da birseylerin daha farkina variyor insan.
Deneyleri, protokol dedigimiz, deneyin her asamasini yazdigimiz tarife gore yapiyoruz. Defalarca tekrar ettikten sonra artik bakmaya luzum kalmayabiliyor ama ilk baslarda iyi takip etmek gerekiyor o protokolu. Deneyin uzunluguna gore degisse de, 10 asamali bir protokol de olabiliyor, 40 asamali bir protokol de. Deneyleri bastan iyi tasarlamak lazim. Arastirdiginiz konuya hakim olmaniz lazim. O konuda cikan makaleleri takip edip, arastirmalarin ne asamada oldugundan haberdar olmaniz gerek. Dogru sorulari sormak da cok onemli.Ve deneyi iyi planlayip, cikan sonuclari yine iyi analiz edip ondan sonraki sorulari da dogru sorup bu sekilde devam etmek gerek. Yoksa, benim de simdi icinde bulundugum duruma benzer sekilde, ilerlemeden yerinde saymak durumunda kalabilirsiniz.
Konudan konuya atliyorum. Eger ki degirmenin suyu nerden geliyor derseniz, Amerika'da oturmus bir sistem var. Elbet bu meselenin ehli ve konuyu cok iyi bilen kimseler vardir ama, duydugum kadarini aktarayim. Burada belli basli uc ana kaynak var zannederim. NIH ( buranin bir nevi saglik bakanligi ), ilac sirketleri, vakiflar. Vakiflar dedigim kisim, bizdeki vakif mantigina benzer, zengin birileri "foundation" kuruyor. Bu "foundation"lar ellerindeki parayi bir yandan isletirken, diger yandan da "grant" dedikleri, arastirma icin ayrilan parayi bilimle ugrasanlara veriyorlar. Bu "grant" meselesi sadece vakiflara has degil, NIH ve ilac sirketleri de, arastirma icin ayrilan kaynaklarini grant seklinde veriyorlar. Grant dedikleri kaynagi alabilmek icin, iyi bir proje sunmaniz gerekiyor. Yapacaginiz deneyin asamalarini, elinizde ne bilgi bulundunugu ve neyi bulmayi amacladiginizi sayfalar dolusu yaziyorsunuz. Sonra bu basvurunuzu onlarin komitesi degerlendiriyor, eger uygun bulursa kabul ediyor. Tabii bu surec oyle hemen oluveren birsey degil. Basvuru icin hazirlanmak, belki ufak deneyler yapmak gerekiyor on bilgi icin, haftalar veya aylar alabiliyor bu kisim. Sonra o basvuruyu degerlendiren komitenin inceleyip cevap vermesi de alti ayi veya bir seneyi bulabiliyormus. Yani surekli bir yandan isinize devam ederken, bir yandan da bir iki sene sonrasinin hesabini yapip projeler hazirlamaniz gerekiyor ki devamlilik olabilsin.
Ise yeni baslayan biri icin fazla konustum herhalde. Ne bileyim, bu anlattiklarim benim icin iki ay oncesine kadar hic bilinmedik seylerdi, paylasmak istedim.
Not: Bloga baktigimda pespese LA hatiralari ve Lab hatialari diye basliklar var, Lab dan kastettigim herhalde anlasilacagi uzere Laboratuar dir. LA hatiralari derken anlattigim seyler Los Angeles hatiralaridir. LA kisaltmasi burada kullanilan bir sey, Los Angeles demek yerine LA deniyor, Turkce okunusuyla "el ey". Vesselam...
5 Ekim 2012 Cuma
Los Angeles Hatiralari - 1
Kiralar bayagi pahali Los Angeles'ta. Iklim guzel oldugu icin olsa gerek, bir de buyuk sehir olunca, uzerine bir de sehrin kendi albenisi ve turistik yonu de eklenince Amerika'nin diger sehirlerine gore kiralar yuksek oluyor. Bugun ev bakiyordum, hastaneye hemen 1 blok otede ev buldum. Iki oda, 2000 dolar imis. Evi gosteren kadin, ne is yaptigimi sordu. "Doktorum" deyinde ikinci sorusu "What kind of doctor are you?" oldu. Genelde Turkiye'de klasiktir bu ikinci soru. Doktorum dedigin zaman mutlaka bir seyin doktoru olmalisin sanki. Hatta sirf bu yuzden uzmanlik yaptigini soyleyen bir doktor vardi. Anlattigina gore, pratisyen doktor iken, bu soru ile cok karsilasinca dusunmus ki, simdi ilerde benim cocugum oldugu zaman baban ne is yapiyor diye soracaklar, babasinin doktor oldugunu soyleyince de ne doktoru oldugunu soracaklar, benim cocugum da cevap veremeyecek, o yuzden uzmanlik yapmak istedim demisti. Burada da karsilastik:) Iyi bari, ben de bir uzmanlik yapayim...
Bugun aksam isten cikarken, gokyuzunu seyrettim biraz. Burada gokyuzu cok muhtesem. Hele gunes batarken manzarasina doyum olmuyor. O vakit olusan renklerle sanki ziyafet cekiyor gozleriniz. Bir de, sehir, binalara bogulu olmadigi icin alabildigine seyredebiliyorsunuz gokyuzunu. Fotograf makinesi olursa buraya da fotograflarini cekip koymayi dusunuyorum.
Bugun aksam isten cikarken, gokyuzunu seyrettim biraz. Burada gokyuzu cok muhtesem. Hele gunes batarken manzarasina doyum olmuyor. O vakit olusan renklerle sanki ziyafet cekiyor gozleriniz. Bir de, sehir, binalara bogulu olmadigi icin alabildigine seyredebiliyorsunuz gokyuzunu. Fotograf makinesi olursa buraya da fotograflarini cekip koymayi dusunuyorum.
8 Eylül 2012 Cumartesi
Merhaba Los Angeles
Merhaba dediysem, geleli bir ayi gecti... Ilk geldigim gun sayfalar dolusu yazi cikabilecek iken, bir kere alistiktan sonra pek yazacak birsey bulamiyor insan. Yeni bir yerde yasamak, alisincaya kadar zor oluyor biraz. En basitinden bir kahve alacakken bile zorlanabiliyorsunuz. Surekli anlamadim, tekrar eder misin diye sormaktan ve tam aradigimiz cesidi bulmaktansa, kahvenin acisina denk gelip sut ve sekeri doldurup ifade edemediginizin acigini kapatmaya calisabiliyorsunuz. Etrafinizdakilere olan farkindalik duzeyinizin azalmasi, bir yandan alicilarinizin koreldigini gostermesi ve yeni seyler kesfetme yollarinin korelmesi nedeniyle faydali birsey olmasa da, diger yandan etraftakileri kaniksayip herseyi yeni uyaran olarak gormemek biraz da rahatlatici birsey. Ayni araba surmeye baslamak gibi. Ilk gunler, trafikteki hersey sizin dikkatinizi cekip hepsine birden en uygun tepkiyi vermeye calismak ve sonucunda cok fazla bir yorgunluk, ama sonrasinda gittikce alisma ve onun getirdigi rahatlik...
Los Angelesin en sevdigim yonleri,
1. Iklim. Nem yok ve hava da ne usutuyor, ne terletiyor. Ustelik yaz kis asagi yukari ayni imis havasi.
2. Yakin civarinda bulunan daglar ve parklar. Henuz kesfetmedim ama gorecek cok muhtesem yerleri var.
3. Genis alana yayilmis olmasi. Deprem bolgesi oldugu icin cok katli binalar pek yok ve sehir cok genis alana yayilmis. Nufus bakimindan Amerikanin en kalabalik sehirlerinden olsa da, kalabalik pek gormuyorsunuz.
Merhaba yazisi bu kadar. Belki ilerde, yasadikca daha genis anlatirim.
Los Angelesin en sevdigim yonleri,
1. Iklim. Nem yok ve hava da ne usutuyor, ne terletiyor. Ustelik yaz kis asagi yukari ayni imis havasi.
2. Yakin civarinda bulunan daglar ve parklar. Henuz kesfetmedim ama gorecek cok muhtesem yerleri var.
3. Genis alana yayilmis olmasi. Deprem bolgesi oldugu icin cok katli binalar pek yok ve sehir cok genis alana yayilmis. Nufus bakimindan Amerikanin en kalabalik sehirlerinden olsa da, kalabalik pek gormuyorsunuz.
Merhaba yazisi bu kadar. Belki ilerde, yasadikca daha genis anlatirim.
27 Haziran 2012 Çarşamba
Elveda 112
112'den istifa edeli iki hafta oldu. Henüz özlemeye başlamadım. Bazen aklıma geliyor yaşadıklarım, meğer ne çok şey içime atmışım diyorum. Onca hasta yakınının ve çoğu "konversiyon" ların nazlarını, küçümsemelerini hep içime atmışım meğer. O kadar gerginliğe rağmen kızdığım hasta yakını bir elin parmaklarını geçmez belki. Tartışma da nerdeyse hiç olmadı. Ama söylemediğim o kadar çok şey olmuş ki... Keşke söylese isim de şimdi içimde kalmasa idi dediğim de oluyor, boşver, iyi ki kalp filan pek kırmadan bitirdin, söylemediğin iyi oldu dediğim de...
Geceleri artık vaka derdi olmadan uyumak, akşam yatıp sabah uyanmak ayrı bir güzellik oluyor:) Geride kalanlara sabır diliyorum.
112 nin tıbbi olarak bana kattığı en mühim beceri, acil durumlarda soğukkanlı olup olay yerine hakim olmak zannederim. Yapılacakları önem sırasına göre düşünüp hemen işe koyulmak ve ortamdaki diğer kimselere de gerekli direktifleri vermek ve kargaşanın çıkmasını önlemek... Bir de hayati durumlarda yapılması gereken önemli şeylerin bir kısmını öğrenmiş olduk. Hayat tecrübesi olarak da, ne kadar anlatsam havada kalır, hani derler ya "anlatılmaz yaşanır" diye, işte öyle birşey. Günün 24 saatinin herhangi bir vaktinde, herhangi bir şahıs ile, herhangi bir sebep (kaza-hastalık-intihar-darp-alkol-yaralanma...) ile, herhangi bir mekanda, herhangi bir şart dahilinde, herhangi bir kimselerin eşliğinde, herhangi bir ruh hali ile vs vs karşılaşabilirsiniz. Üstelik vaka anonsunun gelmesinden 6-7 dakika sonra. İşte öyle.
Kalın sağlıcakla.
Geceleri artık vaka derdi olmadan uyumak, akşam yatıp sabah uyanmak ayrı bir güzellik oluyor:) Geride kalanlara sabır diliyorum.
112 nin tıbbi olarak bana kattığı en mühim beceri, acil durumlarda soğukkanlı olup olay yerine hakim olmak zannederim. Yapılacakları önem sırasına göre düşünüp hemen işe koyulmak ve ortamdaki diğer kimselere de gerekli direktifleri vermek ve kargaşanın çıkmasını önlemek... Bir de hayati durumlarda yapılması gereken önemli şeylerin bir kısmını öğrenmiş olduk. Hayat tecrübesi olarak da, ne kadar anlatsam havada kalır, hani derler ya "anlatılmaz yaşanır" diye, işte öyle birşey. Günün 24 saatinin herhangi bir vaktinde, herhangi bir şahıs ile, herhangi bir sebep (kaza-hastalık-intihar-darp-alkol-yaralanma...) ile, herhangi bir mekanda, herhangi bir şart dahilinde, herhangi bir kimselerin eşliğinde, herhangi bir ruh hali ile vs vs karşılaşabilirsiniz. Üstelik vaka anonsunun gelmesinden 6-7 dakika sonra. İşte öyle.
Kalın sağlıcakla.
9 Haziran 2012 Cumartesi
Enver Dayıoğlu
İstanbul Tıp Fakültesi Kalp Damar Cerrahisi'nde profesör olan hocamızdan bahsetmek istiyorum. Çok sıradışı bir hocadır. Kalp damar cerrahisi stajında iken, öğrenciler ile arkadaş gibi ilgilenmesi dikkatimizi çekmişti. Öyle laf olsun diye değil ha, hakikaten diyorum. Öğrencilerin eğitimine çok önem verdiğini gözlemlediğim ender hocalardan biri idi. Staj süresince, her gün iki öğrenci akşam nöbete kalır, saat 5-6 gibi servise çıkar. Orada hastaların dosyalarını inceleyip hastaları görür, sonra da dokuz gibi hoca gelir derse başlar. Dikkatinizi çekiyorum, iki öğrenci ile, yorucu bir iş gününün akşam dokuzunda. Bu ders 12, 1 hatta bazen 1 buçuğa kadar filan da sürer. Öğrencilerin kafalarına takılan yerleri, önemli noktaları anlatır Enver hoca. Bu arada atıştırmalık birşeyler de ikram eder. Sonra da arabasına binip karşıda, Göztepe'deki evine gider, sabah 6.30 da geri döner sabah viziti için.
Facebook'u onun kadar çok kullanan hoca, daha doğrusu arkadaş pek görmedim. Arkadaş listesi 3400 den fazladır, tabii bunların nerdeyse hepsi gelmiş geçmiş öğrencileridir. Facebook'ta fotoğraflara yazdığı yorumlar belki kitap kalınlığındadır:)
Resmi kutlamaları sevmez. 14 Mart tıp bayramının olduğu sabah bize uygulama dersi vardı, bu tip törenlerden hoşlanmadığından, konuşma, plaket işlerinden hazzetmediğinden söylenerek kravatını takmaya çalışıyordu... O günlerde, belki de o gün idi tam hatırımda kalmamış, hoca henüz uyumadığını söylüyordu. Bir doktor hakkında mahkeme varmış, bilirkişi olarak gece boyunca rapor yazmakla uğraşmış, sabah uyumadan bizim derse gelmiş ve bizim dersten sonra öğlen de bir toplantısı vardı:)
Bir de, bir hasta ile yaşadıklarını anlatmıştı. Maddi durumu iyi olmayan bir kalp hastası varmış. Ameliyatını yapmışlar, tedavisi epey uzun sürmüş, zannederim altı ay filan. Hastanın sigortası da olmadığı için, en iyisi biz bu hastayı bizim serviste çalışıyor gibi gösterelim, böylece sigortalı olmuş olur ve sigorta da masrafını karşılar diye düşünüp öyle de yapmışlar. Adam iyileşip taburcu olmuş. Aradan bir müddet geçtikten sonra adam bunlardan davacı olmuş, beni çalıştırdılar ama paramı ödemediler diye. Bunu anlatırken de eklemişti, böyle durumlarla da karşılaşabilirsiniz ama siz yine de gerekli iyiliği göstermekten vazgeçmeyin, diğer yandan da uyanık olun diye.
Facebook'u onun kadar çok kullanan hoca, daha doğrusu arkadaş pek görmedim. Arkadaş listesi 3400 den fazladır, tabii bunların nerdeyse hepsi gelmiş geçmiş öğrencileridir. Facebook'ta fotoğraflara yazdığı yorumlar belki kitap kalınlığındadır:)
Resmi kutlamaları sevmez. 14 Mart tıp bayramının olduğu sabah bize uygulama dersi vardı, bu tip törenlerden hoşlanmadığından, konuşma, plaket işlerinden hazzetmediğinden söylenerek kravatını takmaya çalışıyordu... O günlerde, belki de o gün idi tam hatırımda kalmamış, hoca henüz uyumadığını söylüyordu. Bir doktor hakkında mahkeme varmış, bilirkişi olarak gece boyunca rapor yazmakla uğraşmış, sabah uyumadan bizim derse gelmiş ve bizim dersten sonra öğlen de bir toplantısı vardı:)
Bir de, bir hasta ile yaşadıklarını anlatmıştı. Maddi durumu iyi olmayan bir kalp hastası varmış. Ameliyatını yapmışlar, tedavisi epey uzun sürmüş, zannederim altı ay filan. Hastanın sigortası da olmadığı için, en iyisi biz bu hastayı bizim serviste çalışıyor gibi gösterelim, böylece sigortalı olmuş olur ve sigorta da masrafını karşılar diye düşünüp öyle de yapmışlar. Adam iyileşip taburcu olmuş. Aradan bir müddet geçtikten sonra adam bunlardan davacı olmuş, beni çalıştırdılar ama paramı ödemediler diye. Bunu anlatırken de eklemişti, böyle durumlarla da karşılaşabilirsiniz ama siz yine de gerekli iyiliği göstermekten vazgeçmeyin, diğer yandan da uyanık olun diye.
31 Mayıs 2012 Perşembe
112'den - 10
Doldum. Bir yerlere anlatmam lazım. Sabah ezanına çıktı müezzin. Mesele, gerçekten ihtiyacı olan acil hastaya yardımcı olmak değil, seve seve yapıyoruz onu, insan bir işe yaradığını hissediyor. Fakat ihtiyacı olmayanlara gidince kullanıldığını hissediyorsun. Bu ağırına gidiyor insanın. Çok fazla miktarda, gerçekten ihtiyacı olmadığı halde 112'yi arayıp ambulans çağıran insan var. 112 çağrı merkezindeki insanlar da her zaman ayırt edemeyebiliyor gerçekten ambulans ihtiyacı olup olmadığını, o yüzden çıkarıyor ambulansı. Ambulans ücretsiz ve herhangi bir yaptırım da olmadığı için, suistimale çok açık ve maalesef çok uğruyor. Kişilerin vicdanına kalmış bir nevi. Belki, acil görülmeyen hastalara paralı olsa, ki bunu destekliyorum, bu şekilde suistimal yapılamayacak.
Bugün o kadar kızdım ki gereksiz yere ambulansı meşgul edenlere, "İnşallah gerçekten ihtiyaç duyduğunuz zaman, sizin gibi bir başka kimse aynı sizin yaptığınız şekilde ambulansı gereksiz yere meşgul eder de, size yetişmez" diye (bed)dua edesim geldi, vazgeçtim. Çünkü geçenlerde bir hasta taşıdık, üç senedir yatalak imiş, hortumla besleniyor, çevrede olan bitenden habersiz. Nedeni de bu adam kalp krizi geçirirken ambulansın gecikmesi. Her ne kadar sorumsuz ve vicdansız davranılsa da, bu duruma düşmelerini istemem ama, en azından zarar görmeden, bunu hissetsin, o sıkıntıyı yaşasın ve anlasınlar.
Ambulansı gereksiz yere meşgul etmekten bahsediyorum baştan beri, nedir onu yazayım. Eğer poliklinik hastası ise, acile kendi imkanları ile gidebiliyor ise ( ambulansın her çıkışının devlete maliyeti 100-150 tl civarındadır, taksi parası en fazla 10 tl tutar ), bizim konversiyon dediğimiz, sinir krizi diye bilinen vakalar... Örnek olarak, psikolojik rahatsızlığı olduğunu düşündüğüm bir teyze var, hastalık hastası olduğunu da düşünüyorum aynı zamanda, tansiyonum yükseldi diye ambulans çağırır sürekli, bir ara 60 günde 45 kere gidilmiş evine. Bir başka şahıs da, Elazığ'ın en işlek caddesi olan Gazi caddesinde "bayılır". Gidip baktığımızda toparlanır, ambulansa alırız, tansiyondan dolayı bayıldığını söyler, 160 lardadır tansiyonu, ki bayıltacak birşey değildir bu, dilaltı ilacı ister. Eğer hastaneye götürmezsek, 15-20 dakika sonra, adamı bıraktığımız yere yürüme mesafesi bir civar yerden ikinci bir anons gelir ve gider bakarız gene o adam, etrafında telaşlı kalabalık, bize akıl veren, geç kaldınız diye eleştiren... İnsanlarla uğraşmak hakikaten zor. Az önce bir hastaya gittik, bir haftadır devam eden şikayetleri için, gecenin 3 ünde ambulans çağırmışlar. Madem hasta, neden 1 hafta bekledin? Koluna girip götürebiliyorsun, araban da var, neden götürmedin kendin? Hasta bağırsak kanseri imiş, acil olarak ne şikayeti var diye soruyorum, 2 senedir kanser diyor. Tekrar soruyorum acil olan ne şikayeti var diye, "kanser işte, daha ne olsun" diye cevap veriyor. Bu sefer diyorum, "anladım kanser olduğunu, acil ne şikayeti var, neden ambulans çağırdın?" diye... İnsanlarla anlaşmak zor. Çoğu zaman içine atıyor insan, bir şey diyemiyor. Bir seferinde hipertansiyon vakasına gittik, adam yürüyerek caddeye inmiş, gayet iyi görünüyor, beni hastaneye götürün diyor. Saymakla bitmeyecek bunlar, ne diyeyim...
Çözüm önerileri olarak aklımda birkaç şey var,
İlki, gerçekten acil olmayanlara ambulans ücretli olmalı. Bu suistimali epey önler sanırım.
İkincisi, hükümet sağlık politikasını tamamen hizmeti alan üzerine kurmuş durumda. Hizmeti veren kesim arka plana itiliyor, vatandaşın şikayetine çok önem verip peşine düşen hükümet, sağlık çalışanının şikayetini veya uğradığı haksızlıkları görmezden geliyor. Doktorlar arasında genel kanı şu, eğer bir olay olursa bakanlık bana sahip çıkmayacak. Devlet vatandaşına sahip çıktığı kadar hekimine sahip çıkmıyor hakikaten. Bunu gören hekim de, yaptığı her uygulamada öncelikli olarak kendini yasal korumaya almaya çalışıyor. Hasta hafifçe kafasını çarpmış, "hekim" olarak muayenesi sonucu herhangi birşeye gerek yok iken, devletin gözündeki "hekim" olarak, kendini korumaya almak için hastanın tomografisini istiyor, çünkü eğer milyonda bir ihtimalle de olsa yanlışlık olursa, fatura acımasız bir şekilde kendisine kesilecek, o yüzden "hekim" olarak gerek görmeyeceği ve radyasyon almasını istemeyeceği için yakınına yapmayacağı bir tetkiki istemek zorunda bırakılıyor.
Kısacası hükümet, asıl oy vatandaştan geliyor ne de olsa diye, sırf vatandaşa çalışmamalı, sağlık çalışanlarına da aynı şekilde sahip çıkıp adam yerine koymalı.
Saat beşe geliyor, daha düşünmemeye çalışıp biraz kestirmeye çalışacağım. Benim konuşmamla dertler biter mi...
Ah ülkem, ah insanlar... Ne olurdu herkes hakkı gözeten, kibar insanlar olsaydı...
Bugün o kadar kızdım ki gereksiz yere ambulansı meşgul edenlere, "İnşallah gerçekten ihtiyaç duyduğunuz zaman, sizin gibi bir başka kimse aynı sizin yaptığınız şekilde ambulansı gereksiz yere meşgul eder de, size yetişmez" diye (bed)dua edesim geldi, vazgeçtim. Çünkü geçenlerde bir hasta taşıdık, üç senedir yatalak imiş, hortumla besleniyor, çevrede olan bitenden habersiz. Nedeni de bu adam kalp krizi geçirirken ambulansın gecikmesi. Her ne kadar sorumsuz ve vicdansız davranılsa da, bu duruma düşmelerini istemem ama, en azından zarar görmeden, bunu hissetsin, o sıkıntıyı yaşasın ve anlasınlar.
Ambulansı gereksiz yere meşgul etmekten bahsediyorum baştan beri, nedir onu yazayım. Eğer poliklinik hastası ise, acile kendi imkanları ile gidebiliyor ise ( ambulansın her çıkışının devlete maliyeti 100-150 tl civarındadır, taksi parası en fazla 10 tl tutar ), bizim konversiyon dediğimiz, sinir krizi diye bilinen vakalar... Örnek olarak, psikolojik rahatsızlığı olduğunu düşündüğüm bir teyze var, hastalık hastası olduğunu da düşünüyorum aynı zamanda, tansiyonum yükseldi diye ambulans çağırır sürekli, bir ara 60 günde 45 kere gidilmiş evine. Bir başka şahıs da, Elazığ'ın en işlek caddesi olan Gazi caddesinde "bayılır". Gidip baktığımızda toparlanır, ambulansa alırız, tansiyondan dolayı bayıldığını söyler, 160 lardadır tansiyonu, ki bayıltacak birşey değildir bu, dilaltı ilacı ister. Eğer hastaneye götürmezsek, 15-20 dakika sonra, adamı bıraktığımız yere yürüme mesafesi bir civar yerden ikinci bir anons gelir ve gider bakarız gene o adam, etrafında telaşlı kalabalık, bize akıl veren, geç kaldınız diye eleştiren... İnsanlarla uğraşmak hakikaten zor. Az önce bir hastaya gittik, bir haftadır devam eden şikayetleri için, gecenin 3 ünde ambulans çağırmışlar. Madem hasta, neden 1 hafta bekledin? Koluna girip götürebiliyorsun, araban da var, neden götürmedin kendin? Hasta bağırsak kanseri imiş, acil olarak ne şikayeti var diye soruyorum, 2 senedir kanser diyor. Tekrar soruyorum acil olan ne şikayeti var diye, "kanser işte, daha ne olsun" diye cevap veriyor. Bu sefer diyorum, "anladım kanser olduğunu, acil ne şikayeti var, neden ambulans çağırdın?" diye... İnsanlarla anlaşmak zor. Çoğu zaman içine atıyor insan, bir şey diyemiyor. Bir seferinde hipertansiyon vakasına gittik, adam yürüyerek caddeye inmiş, gayet iyi görünüyor, beni hastaneye götürün diyor. Saymakla bitmeyecek bunlar, ne diyeyim...
Çözüm önerileri olarak aklımda birkaç şey var,
İlki, gerçekten acil olmayanlara ambulans ücretli olmalı. Bu suistimali epey önler sanırım.
İkincisi, hükümet sağlık politikasını tamamen hizmeti alan üzerine kurmuş durumda. Hizmeti veren kesim arka plana itiliyor, vatandaşın şikayetine çok önem verip peşine düşen hükümet, sağlık çalışanının şikayetini veya uğradığı haksızlıkları görmezden geliyor. Doktorlar arasında genel kanı şu, eğer bir olay olursa bakanlık bana sahip çıkmayacak. Devlet vatandaşına sahip çıktığı kadar hekimine sahip çıkmıyor hakikaten. Bunu gören hekim de, yaptığı her uygulamada öncelikli olarak kendini yasal korumaya almaya çalışıyor. Hasta hafifçe kafasını çarpmış, "hekim" olarak muayenesi sonucu herhangi birşeye gerek yok iken, devletin gözündeki "hekim" olarak, kendini korumaya almak için hastanın tomografisini istiyor, çünkü eğer milyonda bir ihtimalle de olsa yanlışlık olursa, fatura acımasız bir şekilde kendisine kesilecek, o yüzden "hekim" olarak gerek görmeyeceği ve radyasyon almasını istemeyeceği için yakınına yapmayacağı bir tetkiki istemek zorunda bırakılıyor.
Kısacası hükümet, asıl oy vatandaştan geliyor ne de olsa diye, sırf vatandaşa çalışmamalı, sağlık çalışanlarına da aynı şekilde sahip çıkıp adam yerine koymalı.
Saat beşe geliyor, daha düşünmemeye çalışıp biraz kestirmeye çalışacağım. Benim konuşmamla dertler biter mi...
Ah ülkem, ah insanlar... Ne olurdu herkes hakkı gözeten, kibar insanlar olsaydı...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




