intörn etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
intörn etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Mart 2012 Salı

"İNTERN" LÜK 8

Son sınıfın sondan bir önceki stajı göğüs hastalıkları idi. Sabahları vakaya gidiyor, ardından servise ya da polikliniğe gidiyorduk. Göğüs hastalıları, nasıl ki cerrahi bilimler içinde KBB küçük cerrahi diye sınıflandırılır ise, dahiliyenin içinde küçük dahiliye diye sınıflandırılabilir. Yani hem dahili bilimdir, hem de dahiliye gibi geniş değil, daha spesifik alanda çalışır.
Hoca bakımından şanslı bir bölüm, gayet iyi hocalar bulunmakta. Orhan hoca bunların başında geliyor. Aynı zamanda Toraks Derneğininde başkanı bildiğim kadarı ile. Babacan bir tavrı var, uzun boyu ve dinçliği ile karizmasını da muhafaza etmekte. Beşinci sınıftaki stajımızda Zeki hoca da vardı ama Has Partinin İstanbul'dan milletvekili adayı olması nedeniyle görevden bir müddet uzaklaşmıştı. Beşinci sınıfta iken, Orhan hoca ders anlatıyordu, kapı açıldı, Zeki hoca kafasını uzattı oradan. "Çocuklar, bu hocanın anlattıklarına inanmayın, ben az sonra size doğrusunu anlatacağım" deyip kapıyı kapattı:) Muzip bir hocaydı anlayacağınız, derslerimiz ve pratik uygulamalarımız hep zevkli geçmiştir.
Servis çalışmalarında yaptığımız pek birşey yoktu. Asistanların çalışmalarına yardımcı oluyorduk, bazen yeni hasta yattığı zaman onun anamnezini alıyor, bazen kan gazı ölçümü için aşağıdaki laboratuara inip çıkıyorduk. Stajın başında, kendi aramızda iş paylaşımı yapalım dedik. Böylece haftada bir iki gün, derslerden arta kalan vakitleri kendimize ayırıp ders çalışmayı planlıyorduk. Esen Kıyan adında bir hocamız var. Kanaatimce iyi bir hocadır, fakat ismi öğrenciler arasında bazen ürküntü yapabiliyor. Aslında bunun nedeni de, yine kendi kaytarmamızdan da, neyse:) İşte yine böyle bir iş paylaşımı yaptığımız sırada, ben kütüphaneye gidip ders çalışıyordum. Bir ara göğüs binasının oradaki kantine çay içmeye çıktım. Servisteki arkadaşlar telefonla aradı, Esen hoca gelmiş, bizleri sormuş, odasında bekliyormuş. Koşa koşa gittim odasına, kantine çıktığımı söyledim, kızmadı, oradan servise çıktım. Peşimden gelen arkadaş da aynısını, ondan sonra gelen de aynısını söylemiş, tabii arada üçer beşer dakka var. En son bir arkadaş kaldı, aradan da artık onbeş yirmi dakika geçti, belki yarım saat... Hepimiz merak ediyoruz hoca bu arkadaşa ne yapacak diye. Sonunda arkadaş hocanın odasından çıkıp servise geldi. Ne yaptın diye sorduk. Dekanın yanındaydım demiş:) Arkadaş yıllık komitesinde idi, ondan dolayı bazen toplantıları oluyordu, herhalde oradan aklına gelmiştir bahanesi.
İnsanın nefes alıp vermesi zorlaştığı zaman, çok stresli oluyor. O yüzden, göğüs hastalıklarında yatan hastaları da öyle görüyordum. Genelde KOAH hastaları yatıyordu. Astım hastası, akciğer kanseri olmuş hastalar da vardı.

Poliklinik, belki de 6. sınıftaki en zevk aldığım yer oldu. Çünkü, orada hoca bize ayrı bir oda veriyor, hastaları siz görüyor, hocaya anlatıyor, sonra da hocanın tavsiyesi doğrultusunda gerekli tetkik tedavileri yapıyorduk. Mesleki olarak beceri kazanmak, hasta ile doktor olarak ilişki kurmak gerçekten güzel ve tatmin edici idi. Hastalarla konuşuyor, muayene ediyor, gerekirse tavsiyelerde bulunuyorduk. Ama çok uzun sürmedi tabii bu, keşke diğer stajların hepsinde de bu imkan verilebilse.
Velhasıl, son sınıfın en verimli geçen stajlarından bir oldu göğüs. Dahili bir branş düşünen ve aynı zamanda biraz da spesifik çalışmak isteyen kimseler için oldukça ideal bir yer.

5 Mart 2012 Pazartesi

"İNTERN" LÜK 7

Psikiyatri de 1 ay geçirdik. İlk gün kuralar çekildi, Alp hocanın internü olarak servis çıktı kurama. Her sabah hoca gelmeden servise çıkıyor, hocanın hastaları ile görüşüyorduk. Hoca vizitte bazen hastaların durumunu bize soruyordu. İlk başlarda epey tedirginlik vardı, bir psikiyatri hastası ile nasıl iletişim kurulacağını bilmiyordum. Düzenli takip edeceğim bir hasta vardı, ağır depresyon vakası. Sabahları gittiğimde yatakta oluyor, konuşmak istemiyordu. Duygusal olarak pek tepki vermiyor, çok donuk bir ruh hali vardı. Biraz konuşmak istediğimde, nazikçe canının hiç konuşmak istemediğini söylüyor, ben de mecburen daha başka birşey soramıyordum. Dosyasını okurken emekli sınıf öğretmeni olduğunu öğrendim. Kendi sınıf öğretmenlerim geldi aklıma ilkokuldaki. Çok severdim öğretmenlerimi, sağolsunlar üzerimde çok büyük ilgi ve emekleri vardır, hala hayırla yad ederim. Sınıf öğretmeni olması hasebiyle daha ilgi duymaya başladım. Ertesi gün yine konuşmak istediğimde gene konuşacak vaziyette olmadığını söyledi. Emekli sınıf öğretmeni olduğunu öğrendiğimi söyledim, kendi öğretmenlerime olan sevgimden bahsettim, konuşmak istediği zaman konuşabileceğimi söyledim. O gün birşey konuşmadı fakat gözlerinin canlandığını gördüm öğretmenlikten ve öğrencilerden bahsederken... Ertesi gün ve ilerleyen günlerde konuşmaya başladı. Halini kısa kısa anlatıyordu. Hoca, hastayı bahçede gezdirmemi söyledi. Bahçe dediğim, Çapanın hastanesinin bahçesi, binalar dışında kalan alanı. Hergün gelip geçerken hissettiğim o telaşlı ortam, görülen koşuşturmaca, stresli hava, hasta için belki de kurtulduğu kapalı alandan sonra mesire yeri gibiydi. Biraz dolaştık, dermatolojinin önündeki hastaneyi yukardan gören güzel bir yer var, oturacak banklar da vardır orada. Pek kimse bilmediği için kalabalığı da yoktur, oraya çıkıp oturduk, sohbet ettik. Dertlerini anlattıkça anlattı, oturup dinledim. Anladığım kadarı ile şimdiki sıkıntısının çoğu yalnızlıktan kaynaklanıyor, kafeste hayvan tutmayı uygun görmediğim halde, evcil hayvan almasını tavsiye ettim. Bir de çiçek filan dikerse onlarla meşgul olabileceğini söyledim. Psikiyatride yeri var mıdır yok mudur bilmem ama aklıma yalnızlığını giderecek başka birşey gelmedi. Bizim stajın bittiği günlerde o Hocahanım da taburcu oluyordu.
Psikiyatride daha başka hastalar da vardı, geçirdiği kaza sonucu kişilik değişikliğine uğramış biri, alkol bağımlısı, kullandığı zayıflama ilaçları sonrasında psikotik rahatsızlığa yakalanan... Herbiri ayrı bir dünya. Bir hasta vardı, neden yattığını tam hatırlayamadım şimdi, hoca o hasta ile konuşurken laf arasında hastanın esrar içtiği geçmişti. Şaşırmıştık, genç bir evhanımı idi hasta. Nerde içtiğini sorunca hoca, komşu hanımlarla misafirlikte birlikte içtiklerini söylemişti. Hoca, sizin orada esrar mı ikram ediyorlar misafirlikte diye takılmıştı.
Genel olarak psikiyatriyi sevdim. Ama şurası bence muhakkak ki, diğer hiçbir bölümde olmadığı kadar hocadan hocaya farkediyor. Yani ters bir hocanın altında psikiyatri asistanlığı yapmak tam bir eziyet olabilir.
Her ne ise, psikiyatriden kalan hatıralardan bi tanesi de sabahları vaka toplantısından sonra, hoca vizitinden önce kantine çıkıp arkadaşlarla yaptığımız simit çay keyfiydi. Bahar, yaza dönerken sabahları da bir başka güzel oluyordu hani...

13 Ocak 2012 Cuma

"İNTERN" LÜK 6

Mart ayında Dahiliyenin gastroenteroloji servisine başladık. Bağırsaklar, karaciğer, pankreas vb organlarla ilgilenen bölüm. Servis kısmında pek bir olay yaşanmadı. Gündelik işlerle uğraştık. Hastanede, en çok bürokrasiyi, diğer bir deyişle, asistanlara gereksiz yere yüklenen evrak işlerini burada gördüm. Vakitlerinin belki de yarıdan fazlasını hasta muayenesi ve yeni birşeyler öğrenmek yerine gereksiz işlerle geçirmek zorunda kalan doktor grubu... Ancak uzman olduktan sonra kurtulabiliyorlar bu işlerden. Şimdi diyeceksiniz, evrak işi her zaman olur, bunda angarya görülecek ne var diye. Buradaki tam olarak "evrak işi" değil. Bir yerlerde aksayan birşeyler vardır, bir rapor filan birime ulaşmamıştır, filanca tahlil sonucu hala çıkmamıştır, bilmem ne laboratuar kiti bitmiştir de ihale açılacaktır, x tahlili için hastanın başka bir yere gönderilmesi gerekiyordur ama yönetmelikteki y maddesinden dolayı gönderilemez, o yüzden z diye bir sebep bulunup hastanın işi görülmeye çalışılır filan filan... Orada olup da görmelisiniz, insan ırkı nasıl kendi kendine eziyet eder, akıllı insanlar nasıl da kendilerini, yine kendi kurukları sistemin eline bırakıp sıkıntısını artırır, kendi kendini tüketir onları görürsünüz.
Bir seferinde unutmayacağım bir olay oldu. Bir hastanın MR veya BT leri için radyolojiden yorum almak gerekti. Bu olay şu şekilde oluyor. Yatan hasta MR, BT vs çektiriyor. Sonra onun çıktısını alıyoruz. Bundan sonra, radyologların yorum verme saati oluyor, öğleden önce 11:30-12:00, öğleden sonra da 15:30-16:00 arasında olması lazım. Bu vakitlerde hastanenin heryerinden internler gelir, sırada bekler, belki yarım saat, belki bir saat bekledikleri de olur. Hastayı anlatıp görüntüyü gösterirler. Aslında yorum odalarındaki bilgisayarlarda da vardır filimler, ayrıca orada telefon da vardır. Ve hastaların yattıkları, diğer asistanların çalıştığı servislerde de bilgisayar ve telefon vardır ama bir akıllı tutup düşünmemiştir ki biz bu internleri göndermek, her gün belki toplam 20 "intern saati" telef etmek yerine, asistanlar servisten yorum almak için arasınlar, doğrudan radyolog ile görüşsünler.
Neyse, düşününce bile insan inanamıyor hakkaten insanlar neden beyinlerini kullanmamak konusunda bu kadar ısrar ediyorlar diye. Velhasıl, günün birinde gene gittim yorum almaya. Yorum vaktinde, yorum verecek hoca asistanına birşeyler anlatıyor. Orada da beş on intern bekliyor. Asistan bir ara dedi ki, "İsterseniz önce şu internlerin yorumlarını verin, bekliyorlar". Hoca ne dese beğenirsiniz, " Beklesinler, işleri ne". " Ders çalışıyoruz" dedim. Asistan bu sefer bana " Biz de öyle yalan söylerdik." demez mi... Söylediğim yalan değildi. Ve birinin sizi yalan gibi çok aşağılık bir şeyle itham etmesi , hem de bu kadar ucuzca, ne kadar acı birşey. Kendi kendime, "Bunlar gibi olma, kesinlikle bunlar gibi olma" diyerek sakinleşmeye çalıştım. Biraz sonra hocaya telefon geldi. Arabasını, başka bir arabanın çıkış yerine park etmiş. Aşağıdan birini gönder anahtarı vereyim dedi hoca. Aradan on dakka filan geçtikten sonra onu arayan doktor geldi. "Güvenlik görevlisini göndermiştim, sa.... bulamamış" dedi. Ya insan bu kadar aşağılık olur mu Allahaşkına? Sanki o görevlinin vazifesi senin anahtarını taşımak. Onu bırak, görevi olmadığı halde yardımcı olmak için ta çıkıp bakmış ama hastanenin içi o kadar karışık ki, hele radyoloji. Senin ona dediğin lafa bak. Doktor olmakla insanlar adam oldum zannediyor. "Doktor" ünvanı kişiliği için çok ağır geliyor olsa gerek ki, şahsiyetini yerlere almış...
Velhasıl hoca yorum vermeden ve hatta hiçbirşey demeden çekip gitti. Biz zannettik ki geri dönecek ama asistan sanki komik birşey varmış gibi gülerek artık gelemeyeceğini söyledi. O gün akşama kadar sinirden kendi kendimi yedim. Mesele bir saat boşuna beklemek değil. "İnsan" ın bu kadar aşağılık bir şekle bürünmesini kaldıramıyordum. Bu arada, radyologlar hakkında genel bir kanaat değildir bu düşüncelerim, sadece ve sadece orada karşılaşmış olduğum nevi şahsına münhasır kimseler hakkındadır. İkinci not, intern saati demekle kastettiğim, mesela bir intern bir iş için yarım saat harcıyor. Aynı işe o gün otuz intern yarımşar saatini ayırmışsa, o iş 15 intern saati yemiştir diyebilirim kabaca.
Neyse, şimdi yazarken bile kan beynime gidiyor. Bir diğer absürtlüğü de yazayım başlamışken. İnterferon polikliniği var dahiliyede, stajımızın bir kısmını orada geçirdik. Yaptığımız iş, o gün gelecek hastaların isimlerine bakıp, hastalar geldikçe arka taraftan dosyalarını getirip doktorların önüne bırakmak idi. Bu kadar. Bu stajın sevdiğim bölümü doktorları idi. Dahiliye bölümünün özelliği zannederim, doktorlar o kadar çok değişik hasta ile karşılaşıyorlar ki, bir müddet sonra benliklerinin, egolarının bir kısmı siliniyor, sanki daha uzlaşmacı, daha halden anlayan kimselere dönüşüyorlar. Gerçekten doktorluğun ağırlığını gördüğüm, mesleğin olgunluğu üzerlerine yansımış güzel insanlar idi. Üzerlerinde birsürü "angarya" işyükü olduğu halde, mümkün olduğunda kendi halletmeye çalışan, ancak gerektiğinde işi interne devreden kimselerdi.

6 Ocak 2012 Cuma

“İNTERN” LÜK 5

6. sınıfın ortasında iki ay çocuk stajı vardı. Bunun ilk ayında Çocuk Onkoloji-Hematoloji bölümünde idik. Hematoloji servisi, hastanede gördüğüm en gergin ortamlardan biri idi. Genelde lösemili hastaların yattığı bir yerdi. Hastaların enfeksiyon kapma ve herhangi bir enfeksiyonun da ölümcül olabilmesi dolayısı ile, serviste doktor odasından dışarı çıkmazdık. Asistan doktorlar da aynı şekilde, gerekmedikçe hastalara yaklaşmazlardı. Sürekli olarak maske ve galoş ile durmak da belki bu gerginliği artıran bir başka unsur idi.
Çocuklar ile beraber genelde anneleri duruyordu. Kadınlar, çocuklarının çok ağır hastalığa yakalanmış olmaları nedeniyle çok değişik ruh hallerinde idiler. Aylarca hastanede kalmaları sebebiyle ortamı, ilaçları vs her şeyi iyiden iyiye öğrenmişlerdi. Bu ortamda asistan olarak çalışmak da çok zordur. Çünkü asistanlar, çocuk hastalıklarında rotasyonlar halinde bir birimden diğerine giderler. Yeni gelen bir asistan, ki ortamı bilmediği için hata yapma riski de yüksektir, bazen en ufak hatasında bir sinir patlaması ile karşılaşabilir. Nitekim, bizim orada olduğumuz dönemde asistan abla hastadan kan alma gibi bir işlemi yaparken ufak bir hatası mı olmuş nedendir tam bilmiyorum, hastanın annesi asistanın elinde ne varsa artık, devirmiş dökmüş. Sonradan profesörün haberi oldu, profesör epey anlayışla karşıladı hastanın annesini…
Üç yaşında, çok afacan bir çocuk vardı. Bir sabah koridorda bisiklete biniyor, bizim kapının önünden geçerken durdu, içeriye “günaydın doktorlar” diye bağırıp yoluna devam etti. O ortamda hiç beklenmeyen  bir şey olduğundan herkes güldü:)
Servisin, içimi acıtan biryanı, servisin kapısında sürekli olarak bir hasta yakınının beklemesi idi. Bunun vazifesi, çıkan laboratuar sonuçlarını alıp getirmek, eğer gerekirse de numuneleri laboratuara götürmekti. Gece gündüz… Ya Allahaşkına reva mı bu? Senin bilgisayar sistemin mi yok? Oradan versinler bilgisayara, buradan gör sonucunu… Tüm hastanede sadece bu gereksiz getir götür için en az on kişi vaktini buna harcıyor. Hasta yakını, intern, hademeler… Bir akıllı adam da çıkıp şu işi düzeltir mi çok merak ediyorum. Bir akıllı adam ya, prof değil, uzman değil, ordinaryüs değil, sadece bir akıllı adama ihtiyaç var, o kadar.
Hematoloji stajının ikinci yarısında poliklinikte durduk. Bize de hasta baktırdılar. İnternlükten zevk aldığım, bir şeyler öğrendiğimi hissettiğim nadir zamanlardandı. İki intern, iki asistan hasta bakıyorduk. Bazen asistanın biri nöbet ertesi oluyordu. O gün, o asistanın çalışması o kadar fark ediyordu ki, sanki beyni devre dışı kalmış, işleri daha alt katmanlardan sürdürmeye çalışıyor gibiydi.
Çocuk stajının ikinci ayında infeksiyon servisinde idik. Serviste çalışırken bir adam gördüm. Bir ay kadar önce, hematoloji kliniğinde çalışırken gene görmüştüm, çocuğu hasta idi ve Çapaya yatırmaya uğraşıyordu. Bir sürü saçma sapan bürokratik işlemlerle boğuşuyordu o zamanlar. Paltosunun eteklerini savurarak oradan oraya koşturuyordu. Tekrardan görünce şaşırmıştım. Sonradan anladım ki, çocuğu infeksiyon servisine yatırmışlar. Hastalığını öğrendim, çok nadir görülen, birkaç ay gibi kısa sürede öldüren bir çeşit kansere yakalanmıştı. Ara sıra odasına uğrayıp sohbet etmeye başladım çocukla. Daha altı yaşında idi ama yaşına göre çok olgun davranıyordu. Gelip gitmemden memnun oluyordu. Bazen babası da geliyordu, yine o palto vardı üzerinde. Karısı biraz kızar gibi takılıyordu, yelken gibi açıyorsun şu paltonu diye… İnfeksiyon servisinde işimiz bitince ayrıldık. Belki bir ay sonra gene gördüm o adamı, sohbet ettik biraz. Ben ayrıldıktan sonra çocuğu hematoloji bölümüne çıkarmışlar. Orada iken, birgün fenalaşmış, şimdi yoğun bakıma kaldırmışlar. Beraber gittik yoğun bakıma. Çocuğun birkaç gün önce beyin ölümü gerçekleşmiş, ama hala makineye bağlı idi. Metanetle karşılamış ailesi durumu. Kısacık bir ömür yaşamış olsa da, çok özel bir çocuk olduğunu söylüyorlardı…

1 Ocak 2012 Pazar

"İNTERN" LÜK 4

İnternlüğün 5. ayında Halk Sağlığı ve Dahiliye Acil stajları vardı. Halk sağlığı için Silivri'deki sağlık ocaklarına gittik, çok kısa bir eğitim oldu.
Acil Dahiliye stajında 2 hafta nöbet tuttuk. Çapanın acil servisi o zaman tadilatta olduğundan sadece acil poliklinik kısmı açıktı. Aralık ayının ve aynı zamanda yılın en soğuk günleri idi o zamanlar. Hele bir gün tam bir fırtına vardı. Bir sabah evden çıktım, Kocamustafapaşa'dan Çapaya vasıta olmadığı için yürüyerek gidiyordum. Yolun yarısına gelene kadar tam anlamıyla sırılsıklam olup donmuştum. Bir taraftan şiddetli rüzgar ve soğuk, diğer yandan yağmur... Ayakkabılarımın içine kadar ıslandım, hatta montumun içine kadar da ıslanmıştım. O şekilde çalışamam diye geri döndüm. Eve gidip baştan aşağı değiştim üzerimi, ayakkabıları da değiştim. Yürüyerek gidemeyeceğimi anlamıştım, oradaki bir taksiye el ettim. Taksici çapa, yani kısa mesafe olduğunu öğrenince götürmedi, trafik var o yönde dedi. Kızdım, başka taksiye el etmeden yola koyuldum yeniden. Yine yolu yarıladım, yine sırılsıklam oldum. Hastaneye kadar da suyum çıktı. Acilden sorumlu profesör her sabah yoklama alıyordu, tabii yoklamaya yetişememiştim. Odasına gittim. Kapıyı çalıp içeri girdim. Beni görünce geç gelen intern olduğumu anladı. Gülerek, "iki nöbet" dedi. Bunun anlamı sana iki nöbet ceza yazdım demekti. Birşey demeden çıktım, ya da sadece tamam dedim. Bir kimseye kızdığım zaman, özellikle birisi bana çok ağır bir harekette bulunduğunda kendi kendime, "Ahmet, sakın bu adam gibi olma" derim. Çok kızmışsam, afedersiniz, "Sakın aptal olma" filan gibi şeyler de eklerim. Bu hoca da kendisi gibi olmak istemediğim kimselerin ilk sıralarına yerleşti. Kışın o soğuk gününde, kuru yerim kalmamış, karşısında dururken gülerek " iki nöbet" demesi ne demek? Hiç unutamadığım bir gün olarak kaldı o gün...
Dahiliye acilde, hasta yoğunluğu çoktu. Elli metrekare civarında bir alanda, 10 yatak vardı. Bazen olurdu ki, bu yatakların hepsi dolmuş, bir de üç dört sandalye dolmuş, bunun üzerine en az birer hasta yakınını ekleyin, dört asistan, iki üç intern, iki üç hemşireyi de ekleyin. Hastanın yanına ulaşmakta zorluk çektiğimiz zaman çok olmuştur.
Son üç nöbetim kalmıştı. Bunlardan ilkinde ve ikincisinde ya hasta vefat etmişti, ya da durumu çok ağırlaşıp yoğun bakıma kaldırmıştık. Böyle olaylar moral bozukluğu oluyor bizlere. Son nöbette inşallah bu sefer çok kötü birşey olmaz diyordum. Geceye kadar sakin geçti. Tam güzel gidiyor derken 40 yaşlarında, kanser hastası bir kadın getirdiler. Bir kaç saat yattıktan sonra durumu ağırlaştı. Genç bir kızı vardı, ayaklarını yere vurarak, ağlayarak dışarı gittiğini hatırlıyorum. Hastayı resütasyon kısmına aldık. Tansiyonu gittikçe düşüyor, kalp yetmezliğine giriyordu. tansiyonu yükseltmek için serum üzerine serum verdik ama bir türlü düzelmedi. Normalde bir kadının damarındaki sıvı miktarı 4-5 litre olur. Kadına 7 litre serum takıldığı halde bir türlü yükselmedi tansiyonu. Sonunda verdiğimiz o kadar serumdan sonra solunum sıkıntısı ortaya çıktı. Kendi solunumu yetersiz olunca entübe etmek, yani uyutup boğazına tüp takıp solunum cihazına bağlamak gerekti. O kadının uyutulmadan önceki bakışı hala gözlerimin önünde. Durumunun çok ağır olduğunu ve uyuttuktan sonra bir daha uyanamayacağını az çok tahmin ediyordum. Genç iki göz, buğulanmış, biraz yaş akmış, yorgun bakışlar... Kocası yanında olmak istediği halde alamadık yanına. Muhtemel ki dünyaya son bakışları idi onlar. Sonradan yoğun bakıma naklettik, hiç umudumuz yoktu yaşayabileceğinden, ne oldu bilmiyorum sonrasını...
Bir seferinde, akşamın çok yoğun bir vaktinde arkadaşlar ziyarete gelmişler beni. Görünce yanlarına gittim. Yarım dakka bize baktığın halde görmedin dediler, hiç farkında olmamışım yorgunluktan:)
Bildiğim kadarı ile, Amerika'da acile çok ağır bir durum olmadıkça gitmezler, çünkü epey bir masraflıdır, yanlış hatırlamıyorsam en azından yüzelli dolar masraf çıkar diye duymuştum biryerden. Bizim acillere ise, gerçek acil vakaların yanında, muhtemelen onlardan da fazla acil olmayan hastalar geliyor. Hele bir de kış oldu mu, grip nezle olan geliyor. Bu da haliyle iş yükünü hayli artırıyor maalesef. vesselam...

20 Aralık 2011 Salı

"İNTERN" LÜK 3

İntern lükte cerrahiden sonra Kadın Doğuma geçtik. Doğumhanede ve poliklinikte çalıştım. Kadın doğum, hastası çok olduğu halde diğer bölümlere göre daha az konuşulan, hasta yoğunluğunu dışarıya çok yansıtmayan bir bölüm zannımca. Elbette, kadın hastalıklarının pek konuşulmaması bunun sebebi olsa gerek. ( Muhtemel ki erkek olduğum için bana böyle geliyordur, yoksa kadınlar konuşur kendi aralarında herhalde, neyse... )
Doğumhane monoblok binasının -2. katında. Duvarları yer yer fayans kaplı, konuşunca sanki yankı yapan, basık bir ortamı var. Doğum, öyle bir kaç dakikalık iş değil, saatlerce sürüyor. O yüzden arkadaki doğum odalarında belki 10 saat bekleyenler bile oluyor. Bebeğin "dünyaya gelme" vakti gelince de doktorlar işe el atıyorlar. Anne adayının, sancısı geldiğinde var gücü ile doğum yapmaya çalışması gerekiyor. Bunun için de, sancısı geldiği zaman yanındaki doktor "ittirmesini" söylüyor. Daha doğrusu söylemek değil, bağırmak:) Anladığım kadarı ile, vakti geldiği zaman, gebenin kendini sıkarak bebeği doğurması çok önemli. Bir yandan da strese girip olanca gücünü kullanması lazım ki doğum olabilsin. Devreye burada doktorun bağırması giriyor. Değil gebe kadın, ben bile strese giriyorum:) Doğum vakti şenlik oluyor anlayacağınız. Şimdi diyeceksiniz, kadıncağız acı çekiyor, sen şenlikten bahsediyorsun diye, açıklayayım. Doğum olduktan sonra bebeği eline alıyor doktor, ilk nefesini alıp ağlamaya başlayınca bebeği annesine bağlayan kordonu kesiyor. Sonra bebeği yıkamadan kurulayıp, elbisesini giydirip annesinin kucağına veriyorlar. Annesi onu görünce, biraz önce çığlık atan o değilmiş gibi, yorgun, mutlu ve acı ifadesi filan olmadan çocuğunu kucağına alıyor. Filmin sonunu bu şekilde gördükten sonra, önceki bağırıp çağırmalara gülesi geliyor insanın, şenlik gibi demem bundan dolayı:)

Doğum vakti yaklaşmış, kontrolleri yapılan gebelere NST bağlanıyor. Bebeğin kalp atımlarını ve rahimin kasılmasını izlemeye yarıyor. Bir gebeye bunu takarken, elime tekme attı gebenin karnındaki bebek. Daha önce duyuyordum ama nasıl birşey olduğunu bilmiyordum, ben buradayım, canlıyım der gibi... Çok farklı bir histi. O gebenin dediğine göre, çocuğu ile yatarken, bazen karnındaki bebek, çocuğu tekmeleyip uyandırıyormuş:)
Kadın doğum servisinde, doğumu yaklaşmış hastalar vardı. Bu hastaların günlük takibi yapılıyormuş doğumhanede. Yani 8 ya da 9. katta kalan hastalar, -2. kata gelip bazı testler yaptırıp geri yukarı dönüyorlar. Gündüz vakti yoğun olduğu için, sabah 5 te yapıyorlarmış testleri. Gece nöbete kaldığım zaman, ben gittim gebelere aşağı kadar refakat etmeye. Servis hemşiresine isim listesini verdim, uyandırdı. Birlikte asansöre gittik. Beyaz önlükle gidiyorum, arkamda 5 tane göbeği burnunda gebe, normalde kalabalık ve telaşlı olan koridorlar bomboş, benim kafamın içi de uykusuzluktan boşalmış halde... Hala unutamadığım garip bir duygudur bu aklımda kalan.
Kadın doğumda bir süre de poliklinikte çalıştım. Bir seferinde, yabancı bir hasta geldi. Biraz ingilizcem olduğu için yardımcı olmaya çalıştım. Muayene olmadan önce kayıt yaptırması gerekiyordu, kayıt bölümüne götürdüm. Orada kayıt yapan görevli ile konuşurken, şimdi hatırımda kalmayan bir şeye gülmüştüm. Hastanın yanına vardığım zaman, hastalığının komik mi olduğunu sordu. Kendine güldüğümü zannetmiş. Durumu açıklayıp özür diledim. Demek ki hasta yanında dikkatli olmak lazım dedim kendi kendime. İnsan üzgün, kırgın durumda iken normalden daha alıngan ve anlayış bekler durumda olabiliyor. Gel gör ki, insanlardan daima mükemmel bir davranış bekliyoruz kendimize karşı. Yolda giderken biri çarpacak olsa, "kör müsün be adam" lafını hemen yapıştırıveriyoruz. Ama gel gör ki, belki o adam az önce bir yakınını kaybetti, belki maaşı yetmediği için çocuğunun isteklerini yerine getiremiyor, belki evde yatalak babası var günde üç beş kere altını temizlediği, belki... O kadar çok neden var ki, öğrenince o ettiğimiz lafa pişman olacağımız...

25 Kasım 2011 Cuma

"İNTERN" LÜK 2

Çapa'da intern demenin, ara eleman olduğu, hem asistan, hem öğrenci, hem getir götür görevlisi, hem hasta bakıcı vs... olduğu tüm 6. sınıf talebelerinin bizzat yaşayarak bildiği bir şeydir. Maalesef, sistemin eksikliğinden kaynaklanan, bunda hocaların çözüme yeterince gönül vermemesini de yine başta gelen sebeplerden görüyorum, bir sorundur. 6. sınıf, yani tıp eğitiminin bir parçası olduğu halde, bir eğitim programının olmayışı da bunu gösterir. Hocaların kafasındaki, nasıl olsa o kadar süre hastanede vakit geçiriyorlar, artık bir şeyler öğrenirler herhalde mantığı vardır zannederim. Yalnız, burada elbette istisnalar da vardır. Ama maalesef, dediğim gibi "istisna" olarak kalmaktadırlar.
Neyse, cerrahiden bahsetmiştik ilk olarak. Bir de "acil cerrahi" var. Staj iki hafta sürmesine rağmen en yoğun geçen stajdır ( genel cerrahi B servisi hariç ). Sabah 7 buçukta başlar. Beş nöbet vardır ki, her nöbet 26 saat kadar sürer. Bizim rotasyonda uyumak da yasaktı gece, bir iki sefer bir saatlik uyuyabildim, onun dışında uyuyamadım. Acil kısmında, sabahtan akşama kadar mutlaka bir iş vardır peşinde dolaşacağınız. Zamanın nasıl geçtiğini farkedemezsiniz. Gelen hastaların ilk muayeneleri, pansumanlar, bazen dikişler, acil ameliyat çıkarsa ameliyat, radyolojiden yorum alma, laboratuardan sonuç getirme... Tıpta "rütbe"nin en çok hissedildiği yerdir cerrahi. Asistan kıdemlendikçe iş yükü azalır, "angarya" tabir edilen işlerden kurtulur. Gece ameliyat yoksa uyuma süresi de artar. İş kıdem esasına göre dağıldığı için, en "angarya" işler de internün üzerine kalır haliyle. Angarya'nın manasını açayım. Getir götür işi demektir. Hastanede güzel, hatta vasat bir bilişim sistemi olmadığı için lab sonuçları, radyolojik görüntülerin danışılması vs işler interne yıkılır. Bir seferinde hesaplamıştım, tüm hastanede yaklaşık 20 kişinin tüm yaptığı iş, bu gereksiz getir işleri. Bazen hasta yakınlarının, bazen kat görevlilerinin, bazen de internlerin yüklendiği bu görev, basit ve kullanışlı bir bilgisayar ağı ile ortadan kaldırılabilir ve bu 20 kişi daha faydalı işler yapabilir ama Çapa da maalesef bunu yapacak " akıllı " insan yok, ya da yapacak pozisyonda değil.
Cerrahiden çok saptım, konumuza dönelim. Acil cerrahi stajı, gereksiz iş yükü ve stresi sayesinde, bir çok internün genel cerrahiyi asistanlıkta yazmama sebebidir kanaatimce. Konuya dönelim dedim ama, bir seneden fazla bir süre geçtiği için, zihnim acil cerrahi stajının çoğunu silmiş, geriye bölük bölük anılar bırakmış, onlardan bahsedeyim.
Bir gece, nöbetteyiz. Saat üç civarı. Acil ameliyat çıkmış, internlerden benim girmem gerekti ameliyata. O zamanlar da, ramazan ayı. Ezan 4:30 gibi okunuyor, yani muhtemelen biz ameliyatta iken. Koşa koşa kantine gidip iki çikolata yedim, bir de su içip sahurumu yaptıktan sonra yine koşa koşa doğru ameliyata gittim:) Gecenin 2-3 üne kadar ayakta çalışmaya dayanıyor insan. Ama vakit dördü aşınca artık dermanı kalmıyor. Bir de ameliyatta yaptığımız iş ekartörlük, yani yarayı açıp geniş tutan ekartörleri tutup ayırmak olunca, artık sallanmaya başlıyor insan. Sanki saniyelik uyku-uyanıklık arasında gidip geliyor. Yanındakilerin konuşmasının bazı kelimelerini duyuyor, bazılarını kaçırıyor, böylece konuşmanın tamamını anlayamıyor:) Asistan, benim bir iki sefer sallandığımı görünce uyarmıştı sakın düşme diye.
Her gün dokuz gibi acil hocalarının dersleri olur. Yarım, bir saat bir şeyler anlatırlar. Bu ders, nöbetin ertesi gününe denk geldi mi tam işkence olur. Bir seferinde, nöbet ertesi derste, koridorda hoca anlatırken, benim dizlerimin bağı çözülür gibi oldu uykusuzluktan ve yorgunluktan. Ayakta uyumak denir ya, tam da o işte. Hoca bunu görünce, sen şu duvara yakın dur dedi. Yani düşersem, destekli düşmüş olacağım:) Sağol ya..
12 Eylül pazar... Referandum ve Türkiye'nin basket maçının olduğu gün. Oy kullanmaya çıktım. Dönüşte bir yerde yemek yerken giydiğim cerrahi takımına biraz ketçap döküldü. Daha yeni yıkamıştım ve temiz temiz giyiyordum:) Biraz temizledim, neyse artık böyle idare edeceğiz diye döndüm. Akşama doğru, asistan ve bir hasta tartışıyordu. Hasta, acil bir durumu yokken, poliklinik hastası iken, acil cerrahide tedavi olmak istiyor, doktor da, cerrahi polikliniğinden randevu alıp oraya gitmesini söylüyordu. Hasta biraz kızmıştı, yer var, siz de boş duruyorsunuz, neden bakmıyorsunuz diyor, doktor da, acil olmadığınız için size burada bakılmaz, evet boş yer var ama orayı acil hastalar için saklamamız lazım diyordu. Bu sırada, Atışalanı civarında minibüs kazası haberi geldi. Çok sayıda yaralı varmış, bizim acile de dört tanesi geliyormuş. Ambulanslar geldi, iki hastanın hayati tehlikesi olduğundan onları resütasyon odalarına aldılar. Resütasyon odası, diğer acil cerrahi hastaların yattığı yerden farklı, yaralanma gibi çok acil, bazen de cerrahi girişim gerektiren hastaların alındığı odalar. İkisinden birine girdim, internlere de ihtiyaç oluyordu. Hastanın solunumu, nabzı yoktu. Kafasından darbe almış, yüzünün bir tarafı tanınmaz halde, bir bacağı kırılmış, şekil değiştirmişti. Hemen kalp masajına başlandı. Bir ara ben devraldım masajı. Bayağı yorucu bir iştir kalp masajı, beş dakika bile çok yorar insanı. Kırk dakikadan fazla uğraştık ama dönmedi. Zaten geldiğinde de yoktu kalp atışı, muhtemelen o zamandan vefat etmişti. Diğer resütasyon odasındaki hasta yaşamış, yukarı yoğun bakıma almışlar. Daha sonradan ne oldu bilmiyorum. O kazada, zannederim 13 kişi hayatını kaybetmişti. Hastaya kalp masajı yaparken üzerim kan olmuştu epey. Daha sonra ortalık sakinleşince asistandan, üzerimi değiştirip gelmek için izin istedim, ama gerek görüp izin vermemişti. Ertesi günü, acil cerrahi stajının iki haftalık yorgunluğu, bir önceki gecenin uykusuzluğu ve o vefat eden hastanın üzerimdeki kanları ile sabah sekiz gibi evin yolunu tutmuştum. Yanımdan geçenlerden bakanlar oluyordu ama hiçbirinin farkında olacak, hiçbirini düşünecek mecal bulamamıştım kendimde.

13 Haziran 2011 Pazartesi

"İNTERN" LÜK 1

6. sınıf tıp talebelerinin bir diğer ismi "intern" dür. ( okunuşu intörn olduğu için, sonradan gelen ek de lük olmakta vesselam ) Bugünlerde son günlerini yaşadığım 6. sınıftan bahsetmeye çalışacağım. İlk söyleyeceğim, 6. sınıfa kadar doktorluk hakkında nerdeyse hiçbirşey bilmiyormuşuz. İkinci diyeceğim, eğer bir fırsat verilse, harcanan altı senenin hatırı olmasa, bilmiyorum kaçta kaç insan yine tıbbı seçerdi...
Neyse, bu senenin başından başlayayım. 6. sınıf 50 haftalık bir dönem. Değişik bölümlerde staj yapılıyor, sınav yok.
Cerrahi D servisinden bir hatıra...
2010 temmuzunun 19 unda, cerrahi ile başladı macera. Beyaz takımları giyip servislere dağıldık. Bizim geldiğimizi, yeni intern grubunun başladığını gören asistanın sevinci hala gözümün önünde. Sonradan anladık tabii neden bu kadar sevindiklerini. Bir ay boyunca sabah yedi, akşam beş, ekseriyetle ayakta bir yerden bir yere koşturmakla geçti vaktimiz. İstanbul Tıp Fakültesinde, ve muhtemelen yurdumun diğer fakültelerinde yeterince hemşire ve hastabakıcı olmadığından dolayı daha ziyade ara eleman olarak kullandılar bizleri. Getir götür, pansuman ve dosya işleri birinci öncelikti. Eğitim ise üçüncü, dördüncü sırada gelen birşey oldu maalesef.
Her sabah yedide traş olmuş vaziyette gidiyorduk. Önce vizit oluyor, arkasından vizitte yazılan yapılacaklar, pansumanlar yapılıyordu. Birimiz ameliyathaneye iniyor, orada hem ameliyat seyrediyor hem de bir malzeme gerek olduğunda ona gönderiliyordu. Bazen ameliyattan çıkan parçayı bir kutuya koyup patoloji binasına gönderdikleri de oluyordu. Dışarıdan et gibi görünen parçayı kah gizlemeye çalışarak, kah açıktan taşıyorduk hastanenin içinde.
Sıcaklardan dolayı terden sırılsıklam olmuştuk. İlk hafta ikişer üçer kilo verenimiz oldu. Akşam eve dönünce ders çalışma teşebbüslerim oldu fakat yorgunluktan uyuyakaldım, bıraktım.
Cerrahiyi bitirdiğimiz gün, gözler gülüyor:)
üzel şeyler de oldu cerrahi serviste. Karadenizli aile vardı. Kızları karaciğer yetmezliğine girmiş, acilen annesinin karaciğerinin bir parçası nakil edilmişti kıza. Konuşmaları çok orjinaldi ailenin, sempatik bir aileydi, bazı diyaloglarını aramızda tekrarlayıp gülerdik. Ameliyattan sonra bir seferinde kızcağız koridorda yürümeye çalışıyor, babası da bir yandan takip ediyordu. Kız, karnındaki yaralardan dolayı öne eğilip yürüyordu. Babası, " Kızım, tik dur, tik dur " diye çağırdı:) Başka bir seferinde bu kızın karnından ufak bir hortum çıkarılıp yerine bir dikiş atılacaktı. Asistan abi önce orayı iğne ile uyuşturdu. Kız korkudan titremeye başladı, bir yandan da dokundurmak istemiyordu yarasına. Asistan, " uyuşturdum, hiç birşey hissetmeyeceksin " diyordu. Kız " hissetmiyrum ama korkiyrum" dedi:) Yine bir sabah bu ailenin odasına girdik vizit yaparken. Küçük bir televizyon koymuşlar odaya. Hani radyonun anteni kırılınca oraya tel, çatal gibi metal birşey takarlar çeksin diye. Bu televizyonun da anteni kırıktı, bir çatal takmışlar oraya. Ama plastikten:):):) Ne gülmüştük ama...