Son sınıfın son stajı onkoloji idi. Çapada, Onkoloji Enstitüsü bulunmakta. Eski binalardan birinde. Giriş ve altkatında poliklinikleri üst katında laboratuarlar, daha üst iki katında da hasta odaları bulunuyor kabaca. Ama bina iki üç parça olduğu için bayağı karışık, biz bile yolumuzu zor buluyorduk başlarda.
Biraz serviste, biraz polikliniklerde durduk. Toplamda çok fazla birşey yaşamadık, rutin takiplerin bir kısmını biz yapıyorduk ve hastalar ile pek temasımız olmadı, dosyalar konusunda asistana yardımcı oluyorduk sadece.
Bu stajdan sonra seçmeli staj denilen başka bir staj vardı, iki haftalık. Ama mezuniyet vs zamanına denk geldiği için sadece bir iki nöbetler halinde gidildi, onun dışında gidilmedi. Bizden sonra da kaldırıldığını duydum zaten. Bu son aylarda artık mezuniyet, vedalaşma, fotoğraf çektirme zamanları idi.
Mezuniyet törenine katılmadım. Nedeni de o sıralar yaklaşmış olan USMLE sınavım idi. Sınava yakın Ankara'ya geçtiğim için tekrardan tören için dönmedim İstanbul'a. Hayatta bir kere olacak birşey, keşke katılsamıydım diyorum bazen ama henüz pişmanlığını yaşamadım, ilerde yaşanır mı bilmem.
Geri dönüp baktığım zaman, internlük hayatı tıp fakültesinde geçirdiğim, birşeyler öğrendiğim en güzel zamanlardı. Belki diyeceksiniz, o kadar çok yakındığın mevzu olduğu halde böyle konuşuyorsun diye. Benim yakınmama sebep olan, yapılabileceği ve çok büyük yarar sağlayacağına inandığım şeylerin yapılmamasıydı. Çok daha iyi bir eğitim sunabilecek iken, neden daha azı ile yetiniliyor? Neden insanlar kendi kendilerine eziyet ediyorlar, kendilerinin veya çalışanlarının işlerini zorlaştırıyorlar, buna anlam veremiyorum.
Geçenlerde diş hekimi bir arkadaş ile sohbet ederken, Türkiye'de üniversite sınavlarında yüksek puan alan öğrencilerin hep mühendislik, tıp gibi alanlara gidip ara eleman olduklarından, yönetici olanların daha az zeki olduğundan ve bunun acısını çektiğimizden bahsetti. İşin zeki olmak olmamak boyutuna girmeden, sadece şu pencereden bakarak konuşmak isityorum; hakikaten bu ülkenin iyi bir siyasalcıya, iyi bir tarihçiye vs ihtiyacı var. İnsanlarımız boşu boşuna bir yarışa sürüklenip yüksek puan almanın sonucunda belki kendi istemediği bir mesleğe sürüklenip mahkum olabiliyor orada. Hani derler ya parası ile rezil olmak diye, bu da bir nevi kafası ile rezil olmak bence. Ne istediğini iyi tartıp düşünmesi lazım insanın. Biz lisede iken, okulun en parlak zekalarından üç arkadaş sayısalı bırakıp eşit ağırlığa geçmişlerdi de okulda kıyamet kopmuştu, bir nevi deli gözü ile bakmışlardı onlara. Akıllı olmak illa ki mühendis doktor olmak değil ki. Hangi işte iyi olacağına, mutlu olacağına inanıyorsa onu seçmeli insan. Hem kendi, hem de ülkesinin yararına. Üniversite sınavında birinci olan kimse, istiyorsa konservatuara gitsin, istiyorsa deniz ürünleri bilimlerine, tarihe, güzel sanatlara, at yetiştiriciliğine... Nerede mutlu ve başarılı olacağına inanıyorsa oraya gitsin ki, gerçekten alanında başarılı insanlar yetişmiş olsun. Üniversite 1. sınıfta bir hocamız anlatmıştı. Kendi ve eşi tıp fakültesinde profesör. Çocukları varmış bunların, güzel sanatları istiyormuş. Anne baba da tıp okumasını istiyorlar. Çocuk sınava çalışıp tıp fakültesini kazanıyor. Sonra tıbba yazılmıyor, güzel sanatlara hazırlık kursuna gidiyor. O zaman anlamış anne babası hata yaptıklarını.
Neyse, sözü daha uzatmayayım. Yaklaşık 8 ay oldu mezun olalı. Geri dönüp baktığım zaman keşke daha fazla çalışsaymışım, daha fazla okusa imişim diyorum. Tıp bir derya. Öğrendikçe sevilecek, bilgiye hakim oldukça keyif alınacak bir alan. Ve elbette sürekli okumayı elden bırakmamak gerek. Asit baz gibi karmaşık bir konuyu anlatan bir hocamıza bir gün, hocam dedim, okuyorum okuyorum ama sonra geri unutuyorum, ne yapmam lazım diye sordum. Hoca, kendi alanında bile bazı konuları defalarca okuyup unuttuğundan, sonra yine okuduğundan bahsetti. Sayı olarak tam aklımda kalmamış ama onlarca defa okuduğundan bahsetti diye hatırlıyorum. Bu da bir nevi teselli olmuştu bana. Anatomi dersine giren bir hocamız da, size altı sene boyunca öğreteceğimiz şey aslında sadece, ilerde bir bilgi lazım olduğunda nereye bakmanız gerektiği olacaktır, demişti.
Fransızların da güzel bir buluşları varmış kültür tarifinde bu konu ile ilgili, " Kültür, birçok şeyi ezberlemek değil, birçok şeyi öğrenip de onları unuttuktan sonra insanda kalan bilgi hassasıdır." ( Necip Fazıl'ın bir kitabından).
Aklımda kaldığı kadarı ile tıp fakültesinin son sınıfından hatıralarımı paylaştım, sürçü lisan eyledi isek affola...
onkoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
onkoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
13 Mart 2012 Salı
6 Ocak 2012 Cuma
“İNTERN” LÜK 5
6. sınıfın ortasında iki ay çocuk stajı vardı. Bunun ilk ayında Çocuk Onkoloji-Hematoloji bölümünde idik. Hematoloji servisi, hastanede gördüğüm en gergin ortamlardan biri idi. Genelde lösemili hastaların yattığı bir yerdi. Hastaların enfeksiyon kapma ve herhangi bir enfeksiyonun da ölümcül olabilmesi dolayısı ile, serviste doktor odasından dışarı çıkmazdık. Asistan doktorlar da aynı şekilde, gerekmedikçe hastalara yaklaşmazlardı. Sürekli olarak maske ve galoş ile durmak da belki bu gerginliği artıran bir başka unsur idi.
Çocuklar ile beraber genelde anneleri duruyordu. Kadınlar, çocuklarının çok ağır hastalığa yakalanmış olmaları nedeniyle çok değişik ruh hallerinde idiler. Aylarca hastanede kalmaları sebebiyle ortamı, ilaçları vs her şeyi iyiden iyiye öğrenmişlerdi. Bu ortamda asistan olarak çalışmak da çok zordur. Çünkü asistanlar, çocuk hastalıklarında rotasyonlar halinde bir birimden diğerine giderler. Yeni gelen bir asistan, ki ortamı bilmediği için hata yapma riski de yüksektir, bazen en ufak hatasında bir sinir patlaması ile karşılaşabilir. Nitekim, bizim orada olduğumuz dönemde asistan abla hastadan kan alma gibi bir işlemi yaparken ufak bir hatası mı olmuş nedendir tam bilmiyorum, hastanın annesi asistanın elinde ne varsa artık, devirmiş dökmüş. Sonradan profesörün haberi oldu, profesör epey anlayışla karşıladı hastanın annesini…
Üç yaşında, çok afacan bir çocuk vardı. Bir sabah koridorda bisiklete biniyor, bizim kapının önünden geçerken durdu, içeriye “günaydın doktorlar” diye bağırıp yoluna devam etti. O ortamda hiç beklenmeyen bir şey olduğundan herkes güldü:)
Servisin, içimi acıtan biryanı, servisin kapısında sürekli olarak bir hasta yakınının beklemesi idi. Bunun vazifesi, çıkan laboratuar sonuçlarını alıp getirmek, eğer gerekirse de numuneleri laboratuara götürmekti. Gece gündüz… Ya Allahaşkına reva mı bu? Senin bilgisayar sistemin mi yok? Oradan versinler bilgisayara, buradan gör sonucunu… Tüm hastanede sadece bu gereksiz getir götür için en az on kişi vaktini buna harcıyor. Hasta yakını, intern, hademeler… Bir akıllı adam da çıkıp şu işi düzeltir mi çok merak ediyorum. Bir akıllı adam ya, prof değil, uzman değil, ordinaryüs değil, sadece bir akıllı adama ihtiyaç var, o kadar.
Hematoloji stajının ikinci yarısında poliklinikte durduk. Bize de hasta baktırdılar. İnternlükten zevk aldığım, bir şeyler öğrendiğimi hissettiğim nadir zamanlardandı. İki intern, iki asistan hasta bakıyorduk. Bazen asistanın biri nöbet ertesi oluyordu. O gün, o asistanın çalışması o kadar fark ediyordu ki, sanki beyni devre dışı kalmış, işleri daha alt katmanlardan sürdürmeye çalışıyor gibiydi.
Çocuk stajının ikinci ayında infeksiyon servisinde idik. Serviste çalışırken bir adam gördüm. Bir ay kadar önce, hematoloji kliniğinde çalışırken gene görmüştüm, çocuğu hasta idi ve Çapaya yatırmaya uğraşıyordu. Bir sürü saçma sapan bürokratik işlemlerle boğuşuyordu o zamanlar. Paltosunun eteklerini savurarak oradan oraya koşturuyordu. Tekrardan görünce şaşırmıştım. Sonradan anladım ki, çocuğu infeksiyon servisine yatırmışlar. Hastalığını öğrendim, çok nadir görülen, birkaç ay gibi kısa sürede öldüren bir çeşit kansere yakalanmıştı. Ara sıra odasına uğrayıp sohbet etmeye başladım çocukla. Daha altı yaşında idi ama yaşına göre çok olgun davranıyordu. Gelip gitmemden memnun oluyordu. Bazen babası da geliyordu, yine o palto vardı üzerinde. Karısı biraz kızar gibi takılıyordu, yelken gibi açıyorsun şu paltonu diye… İnfeksiyon servisinde işimiz bitince ayrıldık. Belki bir ay sonra gene gördüm o adamı, sohbet ettik biraz. Ben ayrıldıktan sonra çocuğu hematoloji bölümüne çıkarmışlar. Orada iken, birgün fenalaşmış, şimdi yoğun bakıma kaldırmışlar. Beraber gittik yoğun bakıma. Çocuğun birkaç gün önce beyin ölümü gerçekleşmiş, ama hala makineye bağlı idi. Metanetle karşılamış ailesi durumu. Kısacık bir ömür yaşamış olsa da, çok özel bir çocuk olduğunu söylüyorlardı…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

