9 Kasım 2011 Çarşamba

Dokuz Yüz Katlı İnsan

Mustafa Merter'in Tasavvuf ve Benötesi Psikoloji ( transpersonal psikoloji ) ile alakalı kitabı...
Normalde kişisel gelişim ve psikoloji kitaplarına biraz önyargılı yaklaşırım. Nedeni de, kitapta o kadar büyük iddia vardır ki, okuyup bitirince elinizde kalan bazen armudun çöpü gibi birşey olunca, hani ne iddia ediyordun diye dönüp soruyor insan. Kitap kurdu ve boş şeyler okumayacağına güvendiğim bir tanıdığımın tavsiyesi olunca kitabı aldım. "Kendini tanıman için" dedi, "daha iyi anlaman için"... Kitabı üç dört aydır bitirmedim henüz. Ara sıra açıp okuyorum. Bir iki sayfası bile huzur veriyor, dinginleştiriyor insanı.
Yazar, kelimenin tam hakkını verecek şekilde "bilge" bir psikiyatrist. Batıdaki, insanı anlamaya, çözümlemeye çalışan kimselere ve doğudan sunulan mistisizme tam olarak vakıf. Çok okuduğu, araştırdığı ve daha da önemlisi hissedip yaşadığı anlaşılıyor. İnsanı anlama gayretinde. Batılılar o kadar araştırmışlar ki insanı çözmek için, ama her bir kimse, her bir akım bir yerlerde tıkanmış. Bakmaya çalışmış ama göremedikleri yerler olmuş, daha doğrusu, bu gözden kaçırdıkları yerler yüzünden insanın sırrını çözememişler.
Yazar, tam bu noktalarda Hz. Mevlana ve Hz. Kuran'dan, İbn-i Arabi'den bakış açıları ile, insanı öyle güzel çözümlemiş ki...
Burada, kitabın konuları şöyle akıyor, bu şekilde anlatmış diye araya girerek faydasız konuşma yapmayayım diyorum. Hani derler ya, yaşamadan bilmezsin diye, okumadan bilmezsin...
Yalnızca, altını çizdiğim bazı şeyleri paylaşmak istiyorum:

...zihin şehrimin uğultusundan uzaklaşmak...

Bireyi büyük oranda oluşturan başlıca unsur bilinçdışıdır. Bilinçdışı; karmaşık duygu, düşünce ve dürtülerin hüküm sürdüğü, eski duyguların tekrarlandığı bir alandır.

Anima, başkası üzerine yansıtıldığında sevilen, aslında muhatap olduğumuz kişi değil, onun üzerine projekte edilen kendi hayalimizdir. Bu tür bir sevgi, narsistik/özsever sevgi olarak nitelendirilir.

İçine kapanma, adeta yardım aramak için bilinçdışının derinliklerine dalarak oradaki sembollerle ve arketiplerle temas kurduktan sonra, yeniden yön değiştirmektir.

Gurdijeff, 1897'lerde Afganistan'da tasavvuf ile tanışmış ve Orta Asya Nakşibendi tarikatında evrenin fonksiyonel yapısı üzerine bir şema öğrenmişti. Sonraları talebeleri O. Ichazo ve C. Naranjo bunun üzerine çalışmalar yaparak, diyagramı kişilik yapısı açısından kullanıma hazır hale getirdiler. Ortaya çıkan 9 kişilik tipi; atalet, öfke, gurur, kibir, kıskançlık, cimrilik, kaygı, oburluk, şehvet gibi nefs-i emmarenin 9 zaafını temsil ediyordu. Böylece sıradan insanın "güncel patolojisi" sistematize edilmiş oldu. Ennegram diye adlandırılan bu kişilik şemasının kullanımı, psikoterapinin yanı sıra Hollywood film endüstrisinden iş dünyasına kadar birçok alanda fayda sağladı.

Freud'dan sonra geliştirilen benötesi ekolü dahil, tüm psikoloji ekollerinin ortak noktası, son tahlilde nefsin alt katmanlarına ışık tutmaları, yani nefs-i emmarenin arzularını tatmin etmeleridir. Böylece, narsist/bencil varoluş tarzı hem onaylanmış, hem de teşvik edilmiş olur. İnsan hep daha fazla "almaya" teşvik edilir ve "vermenin" almaktan sonra geldiği vurgulanır. Böylesi bir hedonist akıntıya kapılan insan, verici olmayı bir türlü benimseyemez ve narsisizm/özseverlik hastalığı toplumu sarar.

Çoğu insan, alkolün etkisi altında yaşanan "boşalma/katarsis"lere aşinadır. Ne var ki bu boşalım, iki aklı başında insanın muhabbeti ve karşılıklı diyaloğu şeklinde olmadığı için, ertesi güne bıkkınlık verici bir baş ağrısından pek fazla bir şey bırakmaz. Muhatap ile muhabbet ortamında, acı verici sufli duygular, latif duygular haline gelir.

Bana en zor gelen, diğer insanlara göre ayrıcalıklı bir varlık olduğum kanısını terk etmekti.

Geçicilik aleminin bilincimizde biriktirdiği hatıralar, zamanın aslında olmayan öncesini; ölümden kaçmak için türettiğimiz günlük arzu, istek ve eğilimlerimiz ise tasavvur ettiğimiz zamanın sonrasını oluştururlar. Böylelikle suni bir şekilde hayaller üzerinde temellendirilen bir zaman kavramı ortaya çıkmış olur.
...
Yorum Gönder